DENİZ GÜRE EMEK BLOG

İş Odaklı Koç, Mimar


Yorum bırakın

Bir Kazanın Anatomisi

is_guv_2is_guv_2

Bana göre bu kaza bir iş kazası ama bildiğimiz iş kazalarından değil; yani 6331 sayılı iş sağlığı ve güvenliği kapsamında ele alınmıyor. Öyleyse neden iş kazası demeyi tercih ediyorum müsaadenizle anlatayım. Mart ayı sonunda apar topar işten çıkarılan bir çalışanın anlattığı, kendi başından geçen bir olayı buradan paylaşmak ve kendimce analiz edip bazı çıkarımlarda bulunmak istiyorum. Yazının sonunda bunun bir iş kazası olup olmadığına hep beraber karar verelim dilerseniz.

Direkt birinci ağızdan dinlediğim bu olayda, cuma günü mesai bitimine az kala insan kaynakları bölümünden aranan bu çalışana elden bir ihtar mektubu veriliyor.  Bağlı bulunduğu direktör tarafından imzalanmış olan bu mektupta “iş yerinde takım çalışması ve işin gereklerini karşılamaya yönelik olarak sergilediğiniz uyumsuz ve olumsuz tutum ve davranışlar ile iş barışını bozucu nitelikte söylemlerde bulunduğunuz şeklinde bir ifade yer alıyor. “Yöneticiniz tarafından sözlü olarak uyarılmanıza rağmen uzun süredir bu tutumunuzu tekrarlamaya devam ettiğiniz”  diye devam ediyor ve “performansınızda düşüş yaşandığı ve performansınızın yetersiz olduğu tespit edilmiştir” diye bitiyor. Sonuç olarak da kendisinden bu konularla ilgili savunma yapması isteniyor. Kişi kendisine verilen yazıyı okuduktan sonra bunun gerçekten de kendisine yazılıp yazılmadığından emin olamıyor. Kişi, bu güne kadar kendisine yöneltilen iddialarla hakkında hiçbir açıklayıcı bilgi yapılmamış olması nedeniyle söz konusu eylemlerle ilgili zaman, yer ve olay hakkında açıklayıcı bilgi yapılması talebinde bulunuyor. Ayrıca kendisini değerlendirmiş olan üst yöneticisinin ve diğer çalışma arkadaşlarının hakkındaki olumlu görüşlerinin sistemde kayıtlı olduğunu ve oradan görülebildiğini biliyor. Performans düşüşüyle ilgili iddiaların somutlaştırılmasını, hangi dönem aralığında, hangi konularda performans düşüşü yaşandığını bilmek istediğini ve iyileştirmek üzere gelişim alanlarıyla ilgili geribildirim almaya hazır olduğunu iletiyor.

Çalışanın, yaptığı savunmasında belirttiği geribildirim talebine gelen cevap gecikmiyor ve bence kaza da tam bu sırada yaşanıyor. “Biz sana daha önce geribildirim verdik.” Çalışan verildiği söylenen geri bildirimin ne zaman ne şekilde olduğunu hatırlamaya çalışırken, iki ay önce kendisine söylenen şu cümle aklına geliyor; Ortalıkta fazla dolaşma.  Kaza raporuna geçen bu cümlenin yanında; direkt yüzüne söylemek yerine, çalışanın ardından konuşmayı tercih eden birkaç çalışanın bu söylemden aldıkları cesaretle çalışan hakkında ortaya attıkları iddialar maalesef çalışanın kurum içindeki imajını bir anda kötü yönde etkiliyor.

Bu nasıl geri bildirim olarak kabul edilebilir ki, hem de böylesi kurumsal bir yapıda diye kendi kendime sorarken, Acar Baltaş’ ın okumakta olduğum “Türk Kültüründe Yönetmek” kitabındaki şu satırlar soruma yanıt olarak geliyor; İş hayatında da, sosyal hayatta da çevremizden çok ender olarak doğrudan geribildirim alırız. Geribildirimler çoğunlukla arkamızdan verilir ve buna dedikodu denir.” 

Kurumsal hayatta sıklıkla karşılaştığımız dedikodu, çalışanların hangi kademede olursa olsun ilişkilerini zehirleyen en etkili toksinlerden biridir. Çalışan, doğruluk payı dahi olsa bu tür dedikoduları dikkate almayacak, kendisiyle ilgili dedikodular karşısında geliştirdiği kızgınlıkla ve düşmanca duygularla, dedikodu yapan kişi veya kişilerden intikam almak için fırsat kollamaya başlayacaktır. Böylesi zehirli bir ortamda ekip çalışmasından, ortak hedeflerden, kurum başarısından ve kişisel gelişimden bahsetmek nasıl mümkün olabilir dersiniz?

Bu kişiden olayın diğer detaylarını dinlemeye devam ederken, Kasım 2015’te, Kocaeli Üniversitesi Mimarlık Bölümü’ndeki seminerde, meslektaş adayı arkadaşlarıma vermeye çalıştığım mesaj aklıma geldi. Seminerde, kendini yönetmenin öneminden bahsederken; insanları yönetmenin kendi duygularını yönetmekten geçtiğini söylemiştim. Olayı analiz etmeye devam ettiğimde, geri bildirim verdiğini düşünen ama aslında tehditten bir adım öteye gitmeyen bir yaklaşım sergileyen yöneticinin, kendini kontrol etme yetkinliğinin olmadığı ve bu durumun özellikle de baskı ve stres altındayken duygularını yönetememek olarak ortaya çıktığını görebiliyordum. Kurumun, milyar dolar seviyesinde yaptığı yatırımın negatif sonuçlarının kendisinde yarattığı baskı neticesinde, öfkesini denetleyemeyen ve duygularını kontrol edemeyen bu yönetici, elde etmek istediği sonuca çalışanını tehdit ederek ulaşacağını düşünüyordu. Eminim bu üst düzey yönetici bulunduğu mevkie gelene kadar liderlik yetkinliklerinin geliştirilmesine yönelik bir dizi eğitimden geçmiştir. Ama arabanın mekanik olarak nasıl çalıştığını bilmek kişiyi iyi şoför yapmıyor maalesef.

Sonuç olarak meydana gelen bu kazada, araç sürücüsünün yani üst düzey yöneticinin aracın sürüş kontrolünü kaybetmesi birincil neden, çalışana gelişim alanlarıyla ilgili verilmesi gereken geri bildirimler yerine arkasından yapılan dedikodular neticesinde, çalışanın yoldaki trafik işaretlerini görememesi de ikincil neden olarak kaza raporunda yerini alıyor.

Kurum dediğimiz varlığı meydana getiren, davranışlarını ve değerlerini belirleyen en önemli faktörün insan olması, onu; yani kurumu ne yazık ki çoğu zaman kusurlu bir hale getiriyor. Kurumlarda meydana gelen bu ve bunun gibi kazalardaki faturanın çalışanlara ödetilmesi sonucunda kaybeden kim? sorusunun cevabı da yavaş yavaş netleşmeye başlıyor, ne dersiniz?

Reklamlar


Yorum bırakın

Beni Benimle Bırak(ma)

Üzerinden yirmi yıl kadar geçse de, üniversitedeki restorasyon derslerinde, İstanbul’un tarihi semtlerini gezer,  o semtlerdeki tarihi evlerin rölövesini çıkarmaya çalışırdık. O evlerle ilgili olarak, sanki yıkılsın diye kendi haline bırakılmış olduklarını düşünerek üzüldüğüm, bugün dahi aklımda.

Geçtiğimiz haftalardan birinde karşıma çıkan bir yazı bana yine o evleri hatırlattı diyebilirim. Yazıda,  Termodinamik’in ikinci yasası olan Entropi’ye(1) göre evrende kendi haline bırakılan tüm sistemlerin geri dönülemez bir şekilde kaosa, bozulmaya ve düzensizliğe doğru gittiği yazıyordu.

Tıpkı yenilenmediği için yıkılmak üzere kendi haline bırakılmış olan o ahşap evler gibi…

Tıpkı üzerinde düşünülmeden, planlama yapılmadan kendi haline bırakılan geleceğimiz gibi…

kaos

Peki, siz kendi çevrenize baktığınızda, vizyonu bulanıklaşmış hatta tamamen kaybolmuş insanlar görüyor musunuz? Benim çevremde maalesef var böyle kimseler; hayattan bezmiş, ideali olmayan, yeniliklere kapalı, değişime direnen, başaramayacağından koktuğu için hiçbir girişimde bulunmayan, suya sabuna dokunmadan yaşayan, yaşadığını sanan…

Oysa yaşadığım deneyimlerim ve içimdeki yaşam tutkum bana diyor ki; hiç kimsenin hayatı kendi haline bırakılamayacak kadar değerlidir… Kişinin en öncelikle planlaması gereken kendi hayatı ve geleceğidir.

Peki, ne yapacağız? Sahip olduğumuz güçlü yönlerimizi görmezden gelmek ve bizde var olan potansiyeli kullanılamaz hale dönüştürmek mi isteğimiz? Yoksa güçlü yönlerimizi daha da güçlendirmek ve etki alanlarımıza yönelmek mi, bize daha anlamlı ve tatminkâr bir hayat sunacak, ne dersiniz?

Zaman zaman içinde bulunduğumuz mevcut duruma dışarıdan bir gözle bakabilmek ve hedeflerimize varmakla ilgili önümüzdeki engelleri fark edebilmek kolay olmayabilir. Koçluğun bireyin yaşamına kattığı en büyük kazanç; bireyin değişmek veya gelişmek istediği alanla ilgili sahip olduğu performans engellerini fark etmesine olanak sağlamasıdır.

Koçluk; kişinin engelleri aşmak için bir çaba içine girmesinde, bunun önemine inanmasında, hedefine yönelik aksiyon almasında, onun; kullanmadığı veya bugüne kadar fark etmediği potansiyelini kullanılabilir kılmada ve yaşamını düzensizlikten düzene dönüştürmede etkili bir araçtır.

Ve elbette hepimizin hayatı “gelişi güzel bir kaosa, bozulmaya ve düzensizliğe”(2) bırakılamayacak kadar değerlidir… Bugünden başlayarak siz de hayatınızı gözden geçirmeye ve hedeflerinize yönelik aksiyon planları almaya ne dersiniz?

Unutmayın ki yaşamınızı kendi haline bıraktığınızda evrende onu bozmaya çalışan bir yasa var…

Kaynaklar:

(1),(2):

http://historicalsense.com/Archive/Fener60_1.htm

https://tr.wikipedia.org/wiki/Entropi

 


1 Yorum

HAYALLERİM, İSTEKLERİM VE KENDİ GERÇEKLERİM

hayalini yorganına göre uzat

Yaptıkları iş ne olursa olsun, o işi coşkuyla yapan insanların daha başarılı ve diğerlerinden bir adım önde olduklarına, bulundukları ortamlarda fark yarattıklarına hepimiz şahit olmuşuzdur.

Peki ne oluyor da bu insanlar diğerlerine göre daha başarılı oluyorlar? 

Yaz başında okuduğum, şimdi sizlerle paylaşacağım bu kitaba, tam da bu soruma ait cevaplar içeriyor olması, başarının “hayal etmenin ve istemenin ötesinde” farklı gereksinimlere ihtiyaç duyduğunu ortaya koyması ve “evrenden iste o sana verir” inanışına eleştiri getiren bir kitap olması sebebiyle blog kütüphanemde yer vermek istedim.

“Hayalini Yorganına Göre Uzat(1)” isimli kitabında Acar Baltaş; hayal etmenin ve istemenin başarıyı elde etmede önemli olduğunu fakat bunun tek başına hiçbir şeye yetmeyeceğini söylüyor. Kişiyi başarıya götürecek olanın “kişinin önce kendi gerçeklerini fark etmesi ve onların peşinden gitmesi olduğunu söyleyen Baltaş, kişinin bu farkındalık bilinci ile hareket etmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Peki, kişinin kendi gerçeklerini fark etmesi ne demektir ve neden önemlidir?

Baltaş’a göre; “başarmak için hayal etmenin ve çok istemenin ötesinde; hayallerin gerçekleşmesi için kişinin yeteneğinin olduğu alana yönelmesi gerekmektedir.” Bu da ancak kişinin kendi gerçeklerini yani iyi ve yetenekli olduğu alanları fark etmesi ile mümkündür.

Kişi, kendi etki alanı içinde kalan alanlarda çalışır ve çaba gösterirse başarısız olma olasılığı da o kadar azalır. Kişinin kendi etki alanlarını bulabilmesi ise; sahip olduğu güçlü yönlerini ve iyi yapabildiği özelliklerini yani bir anlamda yetenekli olduğu alanlarını fark etmesiyle mümkün olmaktadır.

Bunun neden önemli olduğuna gelince… Bunun cevabını, Baltaş’ın, gerek kendi deneyimleri ve gözlemlerinden, gerekse de yapılan araştırmalardan yola çıkarak yazdığı cümlesinden aynen alıntı yaparak vermek istiyorum; “Her biri kendi alanlarında üstün başarılı insanların ortak özelliklerinden biri; yaptıkları işe kendilerini yürekten adamış olmaları ve enerjilerinin yüzde 90’ını, “iyi özelliklerini” daha da güçlendirmeye odaklamalarıdır.”

Bireyin gelişim alanlarına yönelik harcadığı enerjinin, sahip olduğu güçlü yönlerini daha da geliştirmek için harcayacağı enerjiden fazla olması nedeni ile bireyin kurumsal ve kişisel yaşamda elde edeceği başarıları da zorlaşmaya başlıyor. Bu konuyla ilişkili olarak kitapta yer verilen bir araştırmanın sonuçlarına göre; “ABD’de yapılan performans görüşmelerinde yüzde 41 oranında güçlü, yüzde 59 oranında da zayıf yönlere odaklanılmaktadır. Bu oran İngiltere’de yüzde 38’e yüzde 62, Japonya ve Çin’de yüzde 24’e yüzde 76” olarak ortaya konmaktadır. Bu oranlar Baltaş’ın kitabında da belirttiği gibi, durumun kendi ülkemizle sınırlı kalmayıp dünyada da aynı olduğunu gözler önüne sermektedir. Oysa Baltaş’a göre “Hiçbir insan her alanda iyi olamaz. Bir çalışan da, günümüzde sayıları iyice abartılan yetkinlik alanlarının bütününde başarılı olamaz. Başarı; güçlü yönlerimizi bulmaya ve geliştirmeye bağlıdır. Yaşam, sürekli olarak eksik yönlerimizi telafi etmek için gösterdiğimiz umutsuz çaba ve çırpınışlardan ibaret olamaz.” Bu son cümle bana o kadar anlamlı geliyor ki… Yaşamda iyi yapabildiğimiz o kadar çok şey varken, sürekli olarak beklentileri karşılamak gerçekten de bazen sonu gelmeyecek bir mücadeleye dönüşebiliyor. Bu mücadelenin sonunda kendimize olan özgüvenimizi ve yaşama karşı olan coşkumuzu kaybetmemek işten bile değil…Güçlü yönlerimize odaklanmak, iyi ve yetenekli olduğumuzu düşündüğümüz alanlarda çalışmak ve bu alanlarda çaba sarf etmek, sadece başarılı olmamıza değil, özgüvenli ve bir sonraki adımlar için de daha coşkulu olmamıza hizmet edecektir.

Hayallerinizi kurmadan önce güçlü yanlarınız ve kendi gerçeklerinizle ilgili farkındalık yaşamak için bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Not: Yazıda tırnak içinde yer alan kelime ve cümleler Acar Baltaş’ın “Hayalini Yorganına Göre Uzat” kitabından alıntıdır.

(1) : Acar Baltaş, Hayalini Yorganına Göre Uzat, Remzi Kitapevi, 2007.


1 Yorum

Dinlemek neden önemlidir?

dinlemek-2

Günümüzden yaklaşık 740 yıl önce Mevlana’ nın yazdığı Mesnevi “dinle” ile başlar. Tasavvuf inanışına göre, tasavvufta ilerlemenin yollarından biri sohbettir ve sohbet ancak dinlemeyle olur. Sohbetin dinlenebilmesi ise az konuşmakla mümkündür; çünkü “dinlersek öğreniriz, öğrenirsek anlarız anlayışı” geçerlidir.

Dale Carnegie bundan 103 yıl önce, “Dost kazanma ve insanları etkileme prensiplerini” ortaya koyarken “iyi bir dinleyici olun” demiştir. Dale Carnegie’ye göre, iyi bir dinleyici olduğumuzda, insanlara kendileri hakkında konuşma cesareti vermekle kalmaz, kendilerini önemli hissetmelerini de sağlamış oluruz. İnsan ilişkilerini geliştirmek ve güçlendirmek için taşımamız gereken özelliklerden biridir dinlemek.

Geçtiğimiz günlerde, bir araya gelmekten keyif aldığım üniversiteden arkadaşlarımla birlikteyken cep telefonum çaldı. Arayan kişinin verdiği habere canımın sıkıldığını anlayan arkadaşlarımdan birinin “anlatsana ne oldu” ısrarına dayanamayıp anlatmaya başlamıştım ki, daha ikinci cümleme başlamadan bir diğeri “size bir şey anlatacağım” diye araya girdi. Arkadaşlarımdan diğeri “Deniz bir şey anlatıyordu ondan sonra anlat istersen” dediyse de o çok önemli olduğunu söyleyip devam etti. Belli ki o an benim anlattığıma değil kendi anlatmak istediği olaya odaklanmıştı. Dinlemek değil anlatmak istiyordu. İşten eve geldiğim bir günün akşamında, işyerinde yaşanan, beni heyecanlandıran bir olayı anlatmaya çalışıyordum. Çalışıyordum diyorum çünkü eşim, her söylediğim cümlenin sonunda kendi düşüncesini ortaya koyan “şöyle deseydin” ya da “böyle yapsaydın” diye başlayan cümlelerle sözümü kesiyordu. Daha ben sormadan verilen fikirlerden sonra bir de “ben olsaydım” la başlayan cümleler gelmeye başladı. Sonunda beni dinlemediğinden emin olduğum o soru geldi “sen ne anlatıyordun?”. İşyerinde birkaç arkadaş öğle yemeğimizi yerken genellikle ortak noktamız olan çocuklarımız hakkında konuşuruz. Yine böyle bir öğle yemeği esnasında bir arkadaşımız kendi çocuğu hakkında önemli bir konuyu bize anlatırken bir diğeri daha o cümlesini bitirmeden “ya sen onu boş ver, geçenlerde bizim başımıza gelen olayı duysan inanmazsın” diyerek aslında anlatan kişiyi hiç dinlemediğini ortaya koymuş oldu.

Yöneticinize uzun zamandır üzerinde çalıştığınız bir proje ile ilgili son durumu anlatırken “Sen şimdi onu boş ver, daha önemli işlerimiz var” diye araya girdiği olmuyor mu? Yakın bir arkadaşınıza yeni aldığınız arabanızın özellikleri ile ilgili bilgi verirken daha sözünüz bitmeden “ben olsam onu değil diğer markayı alırdım, çünkü onun özellikleri daha iyi”. Yahu sana fikrini soran oldu mu niye gereksiz yorum yapıyorsun diyesiniz geldi mi? O sabah şiddetli baş ağrısı ile işe geldiğinizde ve bunu çalışma arkadaşınıza söylediğinizde  “senin mi benim mi, asıl benim başım çatlıyor” dediğini hiç duymadınız mı?

Biraz düşünürseniz siz de gün içinde, iş veya özel hayatınızda buna benzer örnekleri yaşıyor olduğunuzu fark edersiniz. Söze girmeler, gereksiz yorumlar hep karşı tarafın bizi dinlemediğinin bir kanıtı olarak durur karşımızda. Aslında bu doğaldır, çünkü genelde hepimiz anlatmaya meyilliyiz, dinlemeye değil. Birini dinlediğimizi düşündüğümüz anlarda bile, genellikle anlatılan konuyla ilgili kendi hayatımızla bağlantılı bir durumu hatırlayıp, karşımızdakinin sözü bitmeden anlatmaya hevesleniriz.

Çevrenizdeki insanlardan duyarsınız; “beni dinlemiyor”, “bir kez dinlese gerçekte ne olduğunu öğrenecek”, “ailem beni dinlemiyor, o yüzden de anlamıyor”, “beni dinlemediği için ne hissettiğimi bilmiyor”.

Bazı insanlar karşılarındaki kişi konuşurken aldırmaz bir tutum içindedirler, söylenenleri duymazlar. Yukarıda verdiğim ilk örnek tam da buna uygun bir örnektir. Dinlerken yapılan hatalardan biri dinliyormuş gibi görünmektir. Dinlediğimizi göstermek için sık sık başımızı sallasak da, kelimeleri dinlemediğimiz için duyduklarımızı da anlamayız. Dinlerken yapılan hatalardan bir başkası da söz kesmek için fırsat kollar şekilde dinliyor olmamızdır ki buna “seçici dinleme” denir. Yazımda verdiğim ikinci örnek buna ne kadar da uygun değil mi? Anlamak için çok dikkatli dinlediğimiz durumlarda bile karşı tarafı anlamakta zorlandığımızı fark ediyorsak, ya hiç ya da yeterince empati kurmadan dinlediğimiz içindir. Empati kurarak dinlemeye, kendimizi karşı tarafın yerine koyup dinliyor olmamızdan dolayı “aktif dinleme” denir. Aktif dinleme özellikle koçlukta bir koçun sahip olması gereken en önemli yetkinliklerin başında gelmektedir.

Dinlemek neden bu kadar önemli?

Dinlemek neden bu kadar önemli sorusundan önce kendimize şunu sormamız gerekiyor:

“neden dinleriz?” Bu sorunun üç tane cevabı vardır;

  • Öğrenmek
  • Anlamak
  • Empati kurmak

Yukarıdaki bu üç temel neden ile dinlediğimizde gerçekten dinlemiş ve karşı tarafa da bunu hissettirmiş oluruz. İyi bir dinlemenin en önemli başarı çıktısı; karşı tarafta ”anlaşıldım” duygusunu yaratmasıdır. Anlaşılmak kişinin doğasındaki en temel ihtiyaçlardan birisi olması sebebiyle, kişiyi dinlemek son derece önemli bir yetkinlik olarak karşımıza çıkar.

Bu yetkinliğinizin ne durumda olduğunu anlamanıza yarayacağını düşündüğüm bir envanteri* paylaşmak istiyorum. Dinleme esnasında bu durumlarla ilgili eğilimlerinizi fark etmeniz dinleme yetkinliğiniz konusunda size ipuçları verebilir. Bunun için aşağıdaki otuz soruya aklınıza ilk gelen cevabı verin ve mümkün olduğunca kendinize karşı dürüst olun.

İlk 16 soru dinleme becerimizi düşüren tutumlarımızı gösterir. 1-16 arası soruların cevaplarına puan verirken; Her zaman: 1, Genellikle: 2, Bazen: 3, Nadiren: 4 olacak şekilde puan verin. 17. soru ve sonrasındaki sorular dinleme becerilerimizin iyileşmesi için yapılması gerekenleri göstermektedir. 17-30 arası soruların cevaplarına puan verirken; Her zaman: 4, Genellikle: 3, Bazen: 2, Nadiren: 1 olacak şekilde puan verin.

1. İnsanlar genellikle bana verdikleri bilgileri tekrarlamak zorunda kalıyorlar.
2. Çevremdekilerden daha çok iletişim hatası, yanlış anlama yaşıyorum.
3. Konuşma yavaş, anlatılanlar sıkıcıysa karşımdaki ile bağlantımı kesiyorum.
4. Sık sık başkalarının cümlelerini tamamlıyorum.
5. Konuşanın ses tonunda takip ve beklentiyi karşılama eksikliğinden doğan tedirginliği hissediyorum.
6. Soru ve yorumlarımla konuşanları konularından uzaklaştırıyorum.
7. Başkalarını dinlerken başka işlerle de uğraşıyorum.
8. Konuşmacıya anlamadığım veya net olmayan noktayı sormakta zorlanıyorum.
9. Birisi bana bir sorunundan veya zorluktan bahsederse sorunun ben çözmeye veya akıl vermeye çalışıyorum.
10. Dikkat eder, ilgi gösterir gibi yapıyorum.
11. Konuşmacı konuşmasını bitirmeden kafamda bir cevap hazırlıyorum.
12. Söylenenleri hatırlamak için not tutmam gerekiyor.
13. Konuşmacının görüşüne dayalı varsayımlarda bulunuyorum.
14. Biriyle konuşurken kolaylıkla dikkatim dağılabiliyor.
15. Sohbetlerde çoğunlukla ben konuşuyorum.
16. Dinlemediğimi belli eden sorular yaşıyorum.
17. Konuşmacıya karşı açık ve almaya hazır bir tutum sergiliyorum.
18. İş yerimde önemli iletişim ağının bir parçasıyım.
19. Bana soru sorulduğunda o an yapmakta olduğum işi bırakır dikkatle dinlerim.
20. Beni çok ilgilendirmeyen bir konu olsa bile söylenene odaklanırım.
21. Aynı fikirde olmasam bile karşımdakinin bakış açısı ile dinlerim.
22. Konuşan kişi ile göz teması kurarım.
23. Benimle aynı fikirde olmayan insanların bakış açısını anlamaya çalışırım.
24. Başkalarının söylediklerini kısa ve doğru bir şekilde özetleyebilirim.
25. Tepki göstermeden önce karşımdakinin konuyu tam olarak açıklamasına izin veririm.
26. Konuşmacının vücut diline (sözel olmayan işaretlere) de dikkat ederim.
27. Eleştiriye açığımdır.
28. Konuşmacıyı sözel olarak ve vücut dilimle desteklerim.
29. Mesajı doğru aldığımdan emin olmak için kontrol ederim.
30. Kendimi konuşmacının yerine koyarak yanında olmaya çalışırım.

Genellikle ortalama bir dinleme becerisini sahip kişilerdeki aralık  ~85-87 puan arasındadır. 95 ve üzeri bir puan dinleme becerinizin iyi olduğuna işaret eder. Daha da gerçekçi bir sonuca yaklaşması bakımından bu envanteri, fikirlerine önem verdiğiniz üçüncü bir kişiye de sizi değerlendirmesi için vermenizi tavsiye ederim. Çünkü; dinleme becerinizin ne durumda olduğunu anlamanın ve onu geliştirmenin en güzel yollarından biri dinlediğiniz kişi veya kişilerden nasıl bir dinleyici olduğunuza dair geri bildirimler almaktır.

Size bir tavsiyem de şu olacaktır; aynada yüzünüze bakın. Fiziksel yaradılışımızın bile aslında dinleme yetkinliğimize hizmet edecek şekilde olduğunu fark ettiniz mi? Bu güne kadar hiç neden iki kulağımız ve bir ağzımız olduğunu düşündünüz mü? Gördüğümüz şey bile bize “iki dinle bir konuş” demek istiyor olmasın?

Kaynak:

(*) Dinleme Becerisi Envanteri, Dale Carnegie, İş Odaklı Koçluk ve Mentorluk Programı.