DENİZ GÜRE EMEK BLOG

İş Odaklı Koç, Mimar


Yorum bırakın

Bir Kazanın Anatomisi

is_guv_2is_guv_2

Bana göre bu kaza bir iş kazası ama bildiğimiz iş kazalarından değil; yani 6331 sayılı iş sağlığı ve güvenliği kapsamında ele alınmıyor. Öyleyse neden iş kazası demeyi tercih ediyorum müsaadenizle anlatayım. Mart ayı sonunda apar topar işten çıkarılan bir çalışanın anlattığı, kendi başından geçen bir olayı buradan paylaşmak ve kendimce analiz edip bazı çıkarımlarda bulunmak istiyorum. Yazının sonunda bunun bir iş kazası olup olmadığına hep beraber karar verelim dilerseniz.

Direkt birinci ağızdan dinlediğim bu olayda, cuma günü mesai bitimine az kala insan kaynakları bölümünden aranan bu çalışana elden bir ihtar mektubu veriliyor.  Bağlı bulunduğu direktör tarafından imzalanmış olan bu mektupta “iş yerinde takım çalışması ve işin gereklerini karşılamaya yönelik olarak sergilediğiniz uyumsuz ve olumsuz tutum ve davranışlar ile iş barışını bozucu nitelikte söylemlerde bulunduğunuz şeklinde bir ifade yer alıyor. “Yöneticiniz tarafından sözlü olarak uyarılmanıza rağmen uzun süredir bu tutumunuzu tekrarlamaya devam ettiğiniz”  diye devam ediyor ve “performansınızda düşüş yaşandığı ve performansınızın yetersiz olduğu tespit edilmiştir” diye bitiyor. Sonuç olarak da kendisinden bu konularla ilgili savunma yapması isteniyor. Kişi kendisine verilen yazıyı okuduktan sonra bunun gerçekten de kendisine yazılıp yazılmadığından emin olamıyor. Kişi, bu güne kadar kendisine yöneltilen iddialarla hakkında hiçbir açıklayıcı bilgi yapılmamış olması nedeniyle söz konusu eylemlerle ilgili zaman, yer ve olay hakkında açıklayıcı bilgi yapılması talebinde bulunuyor. Ayrıca kendisini değerlendirmiş olan üst yöneticisinin ve diğer çalışma arkadaşlarının hakkındaki olumlu görüşlerinin sistemde kayıtlı olduğunu ve oradan görülebildiğini biliyor. Performans düşüşüyle ilgili iddiaların somutlaştırılmasını, hangi dönem aralığında, hangi konularda performans düşüşü yaşandığını bilmek istediğini ve iyileştirmek üzere gelişim alanlarıyla ilgili geribildirim almaya hazır olduğunu iletiyor.

Çalışanın, yaptığı savunmasında belirttiği geribildirim talebine gelen cevap gecikmiyor ve bence kaza da tam bu sırada yaşanıyor. “Biz sana daha önce geribildirim verdik.” Çalışan verildiği söylenen geri bildirimin ne zaman ne şekilde olduğunu hatırlamaya çalışırken, iki ay önce kendisine söylenen şu cümle aklına geliyor; Ortalıkta fazla dolaşma.  Kaza raporuna geçen bu cümlenin yanında; direkt yüzüne söylemek yerine, çalışanın ardından konuşmayı tercih eden birkaç çalışanın bu söylemden aldıkları cesaretle çalışan hakkında ortaya attıkları iddialar maalesef çalışanın kurum içindeki imajını bir anda kötü yönde etkiliyor.

Bu nasıl geri bildirim olarak kabul edilebilir ki, hem de böylesi kurumsal bir yapıda diye kendi kendime sorarken, Acar Baltaş’ ın okumakta olduğum “Türk Kültüründe Yönetmek” kitabındaki şu satırlar soruma yanıt olarak geliyor; İş hayatında da, sosyal hayatta da çevremizden çok ender olarak doğrudan geribildirim alırız. Geribildirimler çoğunlukla arkamızdan verilir ve buna dedikodu denir.” 

Kurumsal hayatta sıklıkla karşılaştığımız dedikodu, çalışanların hangi kademede olursa olsun ilişkilerini zehirleyen en etkili toksinlerden biridir. Çalışan, doğruluk payı dahi olsa bu tür dedikoduları dikkate almayacak, kendisiyle ilgili dedikodular karşısında geliştirdiği kızgınlıkla ve düşmanca duygularla, dedikodu yapan kişi veya kişilerden intikam almak için fırsat kollamaya başlayacaktır. Böylesi zehirli bir ortamda ekip çalışmasından, ortak hedeflerden, kurum başarısından ve kişisel gelişimden bahsetmek nasıl mümkün olabilir dersiniz?

Bu kişiden olayın diğer detaylarını dinlemeye devam ederken, Kasım 2015’te, Kocaeli Üniversitesi Mimarlık Bölümü’ndeki seminerde, meslektaş adayı arkadaşlarıma vermeye çalıştığım mesaj aklıma geldi. Seminerde, kendini yönetmenin öneminden bahsederken; insanları yönetmenin kendi duygularını yönetmekten geçtiğini söylemiştim. Olayı analiz etmeye devam ettiğimde, geri bildirim verdiğini düşünen ama aslında tehditten bir adım öteye gitmeyen bir yaklaşım sergileyen yöneticinin, kendini kontrol etme yetkinliğinin olmadığı ve bu durumun özellikle de baskı ve stres altındayken duygularını yönetememek olarak ortaya çıktığını görebiliyordum. Kurumun, milyar dolar seviyesinde yaptığı yatırımın negatif sonuçlarının kendisinde yarattığı baskı neticesinde, öfkesini denetleyemeyen ve duygularını kontrol edemeyen bu yönetici, elde etmek istediği sonuca çalışanını tehdit ederek ulaşacağını düşünüyordu. Eminim bu üst düzey yönetici bulunduğu mevkie gelene kadar liderlik yetkinliklerinin geliştirilmesine yönelik bir dizi eğitimden geçmiştir. Ama arabanın mekanik olarak nasıl çalıştığını bilmek kişiyi iyi şoför yapmıyor maalesef.

Sonuç olarak meydana gelen bu kazada, araç sürücüsünün yani üst düzey yöneticinin aracın sürüş kontrolünü kaybetmesi birincil neden, çalışana gelişim alanlarıyla ilgili verilmesi gereken geri bildirimler yerine arkasından yapılan dedikodular neticesinde, çalışanın yoldaki trafik işaretlerini görememesi de ikincil neden olarak kaza raporunda yerini alıyor.

Kurum dediğimiz varlığı meydana getiren, davranışlarını ve değerlerini belirleyen en önemli faktörün insan olması, onu; yani kurumu ne yazık ki çoğu zaman kusurlu bir hale getiriyor. Kurumlarda meydana gelen bu ve bunun gibi kazalardaki faturanın çalışanlara ödetilmesi sonucunda kaybeden kim? sorusunun cevabı da yavaş yavaş netleşmeye başlıyor, ne dersiniz?

Reklamlar


Yorum bırakın

Beni Benimle Bırak(ma)

Üzerinden yirmi yıl kadar geçse de, üniversitedeki restorasyon derslerinde, İstanbul’un tarihi semtlerini gezer,  o semtlerdeki tarihi evlerin rölövesini çıkarmaya çalışırdık. O evlerle ilgili olarak, sanki yıkılsın diye kendi haline bırakılmış olduklarını düşünerek üzüldüğüm, bugün dahi aklımda.

Geçtiğimiz haftalardan birinde karşıma çıkan bir yazı bana yine o evleri hatırlattı diyebilirim. Yazıda,  Termodinamik’in ikinci yasası olan Entropi’ye(1) göre evrende kendi haline bırakılan tüm sistemlerin geri dönülemez bir şekilde kaosa, bozulmaya ve düzensizliğe doğru gittiği yazıyordu.

Tıpkı yenilenmediği için yıkılmak üzere kendi haline bırakılmış olan o ahşap evler gibi…

Tıpkı üzerinde düşünülmeden, planlama yapılmadan kendi haline bırakılan geleceğimiz gibi…

kaos

Peki, siz kendi çevrenize baktığınızda, vizyonu bulanıklaşmış hatta tamamen kaybolmuş insanlar görüyor musunuz? Benim çevremde maalesef var böyle kimseler; hayattan bezmiş, ideali olmayan, yeniliklere kapalı, değişime direnen, başaramayacağından koktuğu için hiçbir girişimde bulunmayan, suya sabuna dokunmadan yaşayan, yaşadığını sanan…

Oysa yaşadığım deneyimlerim ve içimdeki yaşam tutkum bana diyor ki; hiç kimsenin hayatı kendi haline bırakılamayacak kadar değerlidir… Kişinin en öncelikle planlaması gereken kendi hayatı ve geleceğidir.

Peki, ne yapacağız? Sahip olduğumuz güçlü yönlerimizi görmezden gelmek ve bizde var olan potansiyeli kullanılamaz hale dönüştürmek mi isteğimiz? Yoksa güçlü yönlerimizi daha da güçlendirmek ve etki alanlarımıza yönelmek mi, bize daha anlamlı ve tatminkâr bir hayat sunacak, ne dersiniz?

Zaman zaman içinde bulunduğumuz mevcut duruma dışarıdan bir gözle bakabilmek ve hedeflerimize varmakla ilgili önümüzdeki engelleri fark edebilmek kolay olmayabilir. Koçluğun bireyin yaşamına kattığı en büyük kazanç; bireyin değişmek veya gelişmek istediği alanla ilgili sahip olduğu performans engellerini fark etmesine olanak sağlamasıdır.

Koçluk; kişinin engelleri aşmak için bir çaba içine girmesinde, bunun önemine inanmasında, hedefine yönelik aksiyon almasında, onun; kullanmadığı veya bugüne kadar fark etmediği potansiyelini kullanılabilir kılmada ve yaşamını düzensizlikten düzene dönüştürmede etkili bir araçtır.

Ve elbette hepimizin hayatı “gelişi güzel bir kaosa, bozulmaya ve düzensizliğe”(2) bırakılamayacak kadar değerlidir… Bugünden başlayarak siz de hayatınızı gözden geçirmeye ve hedeflerinize yönelik aksiyon planları almaya ne dersiniz?

Unutmayın ki yaşamınızı kendi haline bıraktığınızda evrende onu bozmaya çalışan bir yasa var…

Kaynaklar:

(1),(2):

http://historicalsense.com/Archive/Fener60_1.htm

https://tr.wikipedia.org/wiki/Entropi

 


Yorum bırakın

Merak Ediyorum Öyleyse Varım

4 Aralık Cuma akşamı Tekfen Vakfı’nın 11. Geleneksel Bursiyer buluşması için Tekfen Tower Konferans Salonu’nda çoğunluğu üniversite öğrencisi olan bursiyer arkadaşlarımızla bir aradaydım. Bursiyer buluşmasına davet edilen bir misafir de konuşmacı olarak aramızda bulunuyordu. Katıldığım organizasyonlarda, konuşmacının kim olduğu hakkında internetten biraz bilgi toplayıp gitmeyi tercih ederim. O gün de öyle yaptım ama araştırmalarımın yeterli olmadığını kendisini dinledikten sonra anladım. Yaklaşık kırkbeş dakika boyunca bizimle yaptığı paylaşımları dinlerken “merak duygumun” beni nerelere getirdiği ve daha da nerelere götüreceğini düşünüp dururken buldum kendimi…
O akşamki misafirimiz Deloitte Türkiye’nin Chief Learning Advisor’ı Fazıl Oral’dı. Aralık ayı blog yazımı, kendisinin o akşam bizlerle yaptığı paylaşımlara ve bende oluşturduğu düşüncelere ayırmak istiyorum.

Benim en önemli yeteneğim meraklı olmam.

Fazıl Oral sunumunun başlarında “kimlerin vizyonu var ve çok net” diye sorduğunda; vizyon kelimesinin, gelecekte hayalini kurduğumuz büyük resim olduğunu öğrendiğimde, açık söyleyeyim, 20’li yaşlarımın sonlarında olduğum aklıma geldi. O yaşa kadar vizyon kelimesi benim için, büyük holdinglerin duvarlarında asılı, toplam kalite sistemlerinin beklentilerini karşılamak için oluşturulmuş tanımlardan öteye pek gidememişti. Bir kişinin kendi vizyonu olduğunu duyduğumda ayrıca paniğe de kapılmadım değil; çünkü o yıllarda benim vizyonum yoktu…

“Vizyonunuzun olması iyi bir şeydir. Sizi başarıya götürür ama ya olmayanlar… Onlar başarısız mı olacaklar? Endişelenmeyin benim de sizin yaşlarınızda vizyonum yoktu. Bugün yapmakta olduğum şeylerin hiç biri de vizyonumda yoktu. Yani ben bu günlerin hayalini kurarak bir vizyon oluşturmadım” dediğinde içime sular serpildi. “Bir ben değilmişim” dedim; o yaşlarda vizyonsuz olan diye…

Fazıl Oral kendi yolculuğunu bizlerle paylaşmaya doğduğu evden başladı. Ben yazıda o kadar gerilere gitmeden, Kara Harp Okulu’nda okuduğu yıllara ait paylaşımlarından devam etmek istiyorum. Kara Harp okulunda okurken, yattığı yataktan gökyüzüne bakıp “acaba hayatımda uçağa binebilecek miyim binemeyecek miyim?” sorusunun, kendi vizyonunu belirlemek için sorulmuş bir sorudan çok, merak duygusu ile sorulmuş bir soru olduğunu son derece samimi ve içten bir şekilde bizlerle paylaştı.

Öğrencilik yıllarında Pink Floyd’u dinlerken, “bu şarkının sözleri ne anlatıyor acaba” diye merak edip İngilizce öğrenmeye karar vermesi ile devam eden merak duygusu ona hayatta bir sürü kapılar aralamış. Bugün “Merak benim en önemli yeteneğim” derken sizi de açıkça merak etmeye  davet ediyor.
Hiç şüphesiz ki, meraklı olmak, insanı hiç bilmediği veya az bildiği bir konuda araştırma yapmaya, o konunun inceliklerine kadar öğrenmeye davet eder. Yüzyıllar boyunca, her çağda ve dönemde ortaya çıkan tüm yenilikler, birilerinin “nasıl, neden, niçin” diye meraklı sorularının bir sonucu olarak ortaya çıkmamış mı?

Meraklı insan her şeyi sorgulayan insandır aynı zamanda. Bu ne demek; meraklı insan, duyduğu herşeyi hemen kabul etmeyen , şüphe duyan ve kanıt arayan kişidir. Merak eden insan kuşku duyar, kuşku duyan insan doğruyu bulana kadar araştırır, gerçek bilginin ve tabi ki bilimin peşinden gider. Bugün kendi ürettikleri teknolojiyi dünyaya satan ülkelerin ortak noktası da bu değil mi? Nasıl daha iyi yaparız merakı, bunun için gerekli bilimsel metodlar ve sürekli bir gelişme isteği…

O akşam merak konusunda Fazıl Oral’ın verdiği bu mesajı çok anlamlı buluyorum; “Hayatınızdan şu üç şeyi hiç eksik etmeyin; merak, kuşku ve bilme isteği”

İstersen başarırsın yanılgısına düşmeyin.”

“İstemek başarmanın yarısıdır.” veya “Sen yeterki iste, yapamayacağın şey yoktur” yaklaşımları bizim toplumumuzda iyi niyetli olarak söylense de, hem bireysel hem de toplumsal başarının önündeki en büyük engel olduğunu düşündüğüm yaklaşımlardır. Ulaşmak istediğin hedefle ilgili güçlü bir istek duymak gereklidir ama asla yeterli değildir. İstemek; arabanın kontağını çalıştırmaya yeter ama arabayı hareket ettirmek için gaza basmak gerekir.

Bu konuda Fazıl Oral’ın verdiği en güzel mesajlardan biri de “İstersen başarırsın yanılgısına düşmeyin” diyerek; çalışmadan veya çaba sarfetmeden istenilenin elde edilemeyeceğine dair verdiği mesajdı.

Peki merak ettik, sorguladık, araştırdık, öğrendik, çalıştık, çabaladık… Üzerimize düşen herşeyi yaptık, başka ne gerekiyor bize?

“Bir yerimiz ağrıdığında aldığımız ilaç, ağrıyan yer ile beynimiz arasındaki iletişimi kesiyor, beyin ağrı mesajını almıyor ve bizim ağrıyı hissetmememizi sağlıyor. Ama o ağrı orada var ve ilacın etkisi geçince yeniden ağrımaya başlayacak.” Fazıl Oral’ın paylaştığı bu bilgi, sahip olduğumuz iyi yönlerimiz kadar geliştirmemiz gereken yönlerimiz de bulunduğunu yeniden aklıma getirdi. Neden mi? Gelişmemiz gereken yönlerimizle ilgili olarak, dışarıdan bize gelen mesajları almazsak ancak ağrı kesicinin etkisi geçene kadar idare edeceğimizi düşündüm. Ben bunları düşünürken Fazıl Oral da konuşmasına şöyle devam ediyordu; “Kendinizle ilgili bol bol geri bildirim alın. Dışarıdan gelecek mesajlara kendinizi kapamayın. Mesajların size ulaşmasını engellemeyin. Arabanın benzin göstergesine giden kablo kesildiğinde benzin ibresi nasıl ki doğruyu göstermeyecekse, bize gelen mesajları almamak da kendimizle ilgili bazı gerçekleri görmemize engel olacaktır.”

Meraklı olma yeteneği Fazıl Oral’a bir çok kapı aralamış ve o da bu kapılardan içeri cesurca girmiş. Aralanan her kapı ona başarıyı getirmemiş ama O, sahip olduğu merak duygusunu  hiç kaybetmemiş.

Konuşmanın sonlarına doğru söylediği bir cümle ise belki de bir çok şeyin kısa bir özeti niteliğindeydi. “Sonucu bildiğimiz şeyler genelde işe yaramayan şeylerdir. Oysa hayatı anlamlı kılan sürprizlerdir.”

Her insan yetişkin olmadan önce çocuktur. Lütfen kendi çocukluğunuzu hatırlayın; her şeyi ne kadar da çok merak ettiğinizi ve bu yüzden hayatın sizin için her an sürprizle dolu olduğunu hatırlayacaksınız. Yeni şeyler öğrenmek, her seferinde şaşırmak ve sonra başka bir şeyi öğrenmek için yeniden merak etmek… O böyle söylemedi ama ben satır aralarında, Fazıl Oral’ın içindeki meraklı çocuğu hep koruduğunu duydum…

Fazıl Oral’a, bloğumda sunumuna ait bilgileri paylaşmama izin verdiği için çok teşekkür ederim.

“Merak duygusunun” hepimize, özellikle de yeni bir yıla yaklaştığımız şu günlerde, bir sürü yeni kapılar aralanmasını temenni ederim. Ama yok eğer içinizden bir ses veya birileri “Kediyi merak öldürür” derse siz ona inanmayın.Çünkü geride daha sekiz canı var ve her seferinde başka yollar deniyor. Nereden mi biliyorum, kedim var da oradan… : )


1 Yorum

Dinlemek neden önemlidir?

dinlemek-2

Günümüzden yaklaşık 740 yıl önce Mevlana’ nın yazdığı Mesnevi “dinle” ile başlar. Tasavvuf inanışına göre, tasavvufta ilerlemenin yollarından biri sohbettir ve sohbet ancak dinlemeyle olur. Sohbetin dinlenebilmesi ise az konuşmakla mümkündür; çünkü “dinlersek öğreniriz, öğrenirsek anlarız anlayışı” geçerlidir.

Dale Carnegie bundan 103 yıl önce, “Dost kazanma ve insanları etkileme prensiplerini” ortaya koyarken “iyi bir dinleyici olun” demiştir. Dale Carnegie’ye göre, iyi bir dinleyici olduğumuzda, insanlara kendileri hakkında konuşma cesareti vermekle kalmaz, kendilerini önemli hissetmelerini de sağlamış oluruz. İnsan ilişkilerini geliştirmek ve güçlendirmek için taşımamız gereken özelliklerden biridir dinlemek.

Geçtiğimiz günlerde, bir araya gelmekten keyif aldığım üniversiteden arkadaşlarımla birlikteyken cep telefonum çaldı. Arayan kişinin verdiği habere canımın sıkıldığını anlayan arkadaşlarımdan birinin “anlatsana ne oldu” ısrarına dayanamayıp anlatmaya başlamıştım ki, daha ikinci cümleme başlamadan bir diğeri “size bir şey anlatacağım” diye araya girdi. Arkadaşlarımdan diğeri “Deniz bir şey anlatıyordu ondan sonra anlat istersen” dediyse de o çok önemli olduğunu söyleyip devam etti. Belli ki o an benim anlattığıma değil kendi anlatmak istediği olaya odaklanmıştı. Dinlemek değil anlatmak istiyordu. İşten eve geldiğim bir günün akşamında, işyerinde yaşanan, beni heyecanlandıran bir olayı anlatmaya çalışıyordum. Çalışıyordum diyorum çünkü eşim, her söylediğim cümlenin sonunda kendi düşüncesini ortaya koyan “şöyle deseydin” ya da “böyle yapsaydın” diye başlayan cümlelerle sözümü kesiyordu. Daha ben sormadan verilen fikirlerden sonra bir de “ben olsaydım” la başlayan cümleler gelmeye başladı. Sonunda beni dinlemediğinden emin olduğum o soru geldi “sen ne anlatıyordun?”. İşyerinde birkaç arkadaş öğle yemeğimizi yerken genellikle ortak noktamız olan çocuklarımız hakkında konuşuruz. Yine böyle bir öğle yemeği esnasında bir arkadaşımız kendi çocuğu hakkında önemli bir konuyu bize anlatırken bir diğeri daha o cümlesini bitirmeden “ya sen onu boş ver, geçenlerde bizim başımıza gelen olayı duysan inanmazsın” diyerek aslında anlatan kişiyi hiç dinlemediğini ortaya koymuş oldu.

Yöneticinize uzun zamandır üzerinde çalıştığınız bir proje ile ilgili son durumu anlatırken “Sen şimdi onu boş ver, daha önemli işlerimiz var” diye araya girdiği olmuyor mu? Yakın bir arkadaşınıza yeni aldığınız arabanızın özellikleri ile ilgili bilgi verirken daha sözünüz bitmeden “ben olsam onu değil diğer markayı alırdım, çünkü onun özellikleri daha iyi”. Yahu sana fikrini soran oldu mu niye gereksiz yorum yapıyorsun diyesiniz geldi mi? O sabah şiddetli baş ağrısı ile işe geldiğinizde ve bunu çalışma arkadaşınıza söylediğinizde  “senin mi benim mi, asıl benim başım çatlıyor” dediğini hiç duymadınız mı?

Biraz düşünürseniz siz de gün içinde, iş veya özel hayatınızda buna benzer örnekleri yaşıyor olduğunuzu fark edersiniz. Söze girmeler, gereksiz yorumlar hep karşı tarafın bizi dinlemediğinin bir kanıtı olarak durur karşımızda. Aslında bu doğaldır, çünkü genelde hepimiz anlatmaya meyilliyiz, dinlemeye değil. Birini dinlediğimizi düşündüğümüz anlarda bile, genellikle anlatılan konuyla ilgili kendi hayatımızla bağlantılı bir durumu hatırlayıp, karşımızdakinin sözü bitmeden anlatmaya hevesleniriz.

Çevrenizdeki insanlardan duyarsınız; “beni dinlemiyor”, “bir kez dinlese gerçekte ne olduğunu öğrenecek”, “ailem beni dinlemiyor, o yüzden de anlamıyor”, “beni dinlemediği için ne hissettiğimi bilmiyor”.

Bazı insanlar karşılarındaki kişi konuşurken aldırmaz bir tutum içindedirler, söylenenleri duymazlar. Yukarıda verdiğim ilk örnek tam da buna uygun bir örnektir. Dinlerken yapılan hatalardan biri dinliyormuş gibi görünmektir. Dinlediğimizi göstermek için sık sık başımızı sallasak da, kelimeleri dinlemediğimiz için duyduklarımızı da anlamayız. Dinlerken yapılan hatalardan bir başkası da söz kesmek için fırsat kollar şekilde dinliyor olmamızdır ki buna “seçici dinleme” denir. Yazımda verdiğim ikinci örnek buna ne kadar da uygun değil mi? Anlamak için çok dikkatli dinlediğimiz durumlarda bile karşı tarafı anlamakta zorlandığımızı fark ediyorsak, ya hiç ya da yeterince empati kurmadan dinlediğimiz içindir. Empati kurarak dinlemeye, kendimizi karşı tarafın yerine koyup dinliyor olmamızdan dolayı “aktif dinleme” denir. Aktif dinleme özellikle koçlukta bir koçun sahip olması gereken en önemli yetkinliklerin başında gelmektedir.

Dinlemek neden bu kadar önemli?

Dinlemek neden bu kadar önemli sorusundan önce kendimize şunu sormamız gerekiyor:

“neden dinleriz?” Bu sorunun üç tane cevabı vardır;

  • Öğrenmek
  • Anlamak
  • Empati kurmak

Yukarıdaki bu üç temel neden ile dinlediğimizde gerçekten dinlemiş ve karşı tarafa da bunu hissettirmiş oluruz. İyi bir dinlemenin en önemli başarı çıktısı; karşı tarafta ”anlaşıldım” duygusunu yaratmasıdır. Anlaşılmak kişinin doğasındaki en temel ihtiyaçlardan birisi olması sebebiyle, kişiyi dinlemek son derece önemli bir yetkinlik olarak karşımıza çıkar.

Bu yetkinliğinizin ne durumda olduğunu anlamanıza yarayacağını düşündüğüm bir envanteri* paylaşmak istiyorum. Dinleme esnasında bu durumlarla ilgili eğilimlerinizi fark etmeniz dinleme yetkinliğiniz konusunda size ipuçları verebilir. Bunun için aşağıdaki otuz soruya aklınıza ilk gelen cevabı verin ve mümkün olduğunca kendinize karşı dürüst olun.

İlk 16 soru dinleme becerimizi düşüren tutumlarımızı gösterir. 1-16 arası soruların cevaplarına puan verirken; Her zaman: 1, Genellikle: 2, Bazen: 3, Nadiren: 4 olacak şekilde puan verin. 17. soru ve sonrasındaki sorular dinleme becerilerimizin iyileşmesi için yapılması gerekenleri göstermektedir. 17-30 arası soruların cevaplarına puan verirken; Her zaman: 4, Genellikle: 3, Bazen: 2, Nadiren: 1 olacak şekilde puan verin.

1. İnsanlar genellikle bana verdikleri bilgileri tekrarlamak zorunda kalıyorlar.
2. Çevremdekilerden daha çok iletişim hatası, yanlış anlama yaşıyorum.
3. Konuşma yavaş, anlatılanlar sıkıcıysa karşımdaki ile bağlantımı kesiyorum.
4. Sık sık başkalarının cümlelerini tamamlıyorum.
5. Konuşanın ses tonunda takip ve beklentiyi karşılama eksikliğinden doğan tedirginliği hissediyorum.
6. Soru ve yorumlarımla konuşanları konularından uzaklaştırıyorum.
7. Başkalarını dinlerken başka işlerle de uğraşıyorum.
8. Konuşmacıya anlamadığım veya net olmayan noktayı sormakta zorlanıyorum.
9. Birisi bana bir sorunundan veya zorluktan bahsederse sorunun ben çözmeye veya akıl vermeye çalışıyorum.
10. Dikkat eder, ilgi gösterir gibi yapıyorum.
11. Konuşmacı konuşmasını bitirmeden kafamda bir cevap hazırlıyorum.
12. Söylenenleri hatırlamak için not tutmam gerekiyor.
13. Konuşmacının görüşüne dayalı varsayımlarda bulunuyorum.
14. Biriyle konuşurken kolaylıkla dikkatim dağılabiliyor.
15. Sohbetlerde çoğunlukla ben konuşuyorum.
16. Dinlemediğimi belli eden sorular yaşıyorum.
17. Konuşmacıya karşı açık ve almaya hazır bir tutum sergiliyorum.
18. İş yerimde önemli iletişim ağının bir parçasıyım.
19. Bana soru sorulduğunda o an yapmakta olduğum işi bırakır dikkatle dinlerim.
20. Beni çok ilgilendirmeyen bir konu olsa bile söylenene odaklanırım.
21. Aynı fikirde olmasam bile karşımdakinin bakış açısı ile dinlerim.
22. Konuşan kişi ile göz teması kurarım.
23. Benimle aynı fikirde olmayan insanların bakış açısını anlamaya çalışırım.
24. Başkalarının söylediklerini kısa ve doğru bir şekilde özetleyebilirim.
25. Tepki göstermeden önce karşımdakinin konuyu tam olarak açıklamasına izin veririm.
26. Konuşmacının vücut diline (sözel olmayan işaretlere) de dikkat ederim.
27. Eleştiriye açığımdır.
28. Konuşmacıyı sözel olarak ve vücut dilimle desteklerim.
29. Mesajı doğru aldığımdan emin olmak için kontrol ederim.
30. Kendimi konuşmacının yerine koyarak yanında olmaya çalışırım.

Genellikle ortalama bir dinleme becerisini sahip kişilerdeki aralık  ~85-87 puan arasındadır. 95 ve üzeri bir puan dinleme becerinizin iyi olduğuna işaret eder. Daha da gerçekçi bir sonuca yaklaşması bakımından bu envanteri, fikirlerine önem verdiğiniz üçüncü bir kişiye de sizi değerlendirmesi için vermenizi tavsiye ederim. Çünkü; dinleme becerinizin ne durumda olduğunu anlamanın ve onu geliştirmenin en güzel yollarından biri dinlediğiniz kişi veya kişilerden nasıl bir dinleyici olduğunuza dair geri bildirimler almaktır.

Size bir tavsiyem de şu olacaktır; aynada yüzünüze bakın. Fiziksel yaradılışımızın bile aslında dinleme yetkinliğimize hizmet edecek şekilde olduğunu fark ettiniz mi? Bu güne kadar hiç neden iki kulağımız ve bir ağzımız olduğunu düşündünüz mü? Gördüğümüz şey bile bize “iki dinle bir konuş” demek istiyor olmasın?

Kaynak:

(*) Dinleme Becerisi Envanteri, Dale Carnegie, İş Odaklı Koçluk ve Mentorluk Programı.


1 Yorum

Liderliğe Bakış Açısını Değiştiren Kitap

Marshall Goldmisth

İş hayatında geçirilen zaman insan ömrünün uzamasıyla doğru orantılı olarak artıyor. Günümüzde ortalama 25 yaşında iş hayatına başlayan biri 65-70 yaşlarına kadar çalışabiliyor. Yine ortalama 45 yaşında üst yönetimde söz sahibi olmuş bir yöneticinin, CEO’nun veya CFO’ nun en az 20 yıl daha çalışması söz konusu olabiliyor. Başarılarla dolu geçen 25 yılın ardından önündeki 20-25 yılda da başarılı olabilmek ve “bir sonraki aşamaya geçebilmek” için yapılması gerekenler kadar yapılmaması gerekenler olduğunu ortaya koyan, bu anlamda önemli olduğunu düşündüğüm bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Kitabın adı “İş Dünyasında Zirveye Giden Yol, Başarılı Olmak için Değiştirmeniz Gereken 20 Alışkanlık”, yazarı Marshall Goldsmith.

Marshall Goldsmith yazdığı bu kitapta, liderlikle ilgili bugüne kadar yazılan veya söylenenlerden faklı bir yaklaşım sunuyor. Dikkat ederseniz liderlikle ilgili yazılan kitaplarda, verilen eğitimlerde ve seminerlerde, hep lider olabilmek için yapılması gerekenlerden bahsedildiğini fark edersiniz. Goldsmith’e göre bunlar kişileri lider yapmaya yetebilir ama seni buraya taşıyan şeyler daha ileriye götürmek için yeterli midir? Goldsmith’in, kitabında; iş dünyasında başarıya ulaşmış kişilerin daha da başarılı olabilmek için değiştirmesi gereken 20 alışkanlıktan ve daha iyi olmak için nasıl değişmemiz gerektiğinden bahsediyor. Kitapta bahsedilen “başarı paradoksu” nun kişilerde bir süre sonra körlük yaratacağı, rakiplerini ve gelişim alanlarını görmesine engel olacağının altı çiziliyor.

Kitapta, nasıl yapılması gerektiğinin altı çizilen bana göre çok kritik konulardan biri “geribildirim”. Düşünüldüğünde doğru geri bildirim vermek aslında çok da kolay bir yetkinlik değildir. Neden geri bildirim veririz? Karşımızdaki kişinin geri bildirim verdiğimiz konuda farkındalığını arttırmak, gelişimine ve iş sonuçlarına olumlu katkı sağlamak istediğimizde geri bildirim veririz. Verdiğimiz geri bildirimin işe yaraması için yapılmaması gereken birkaç önemli nokta bulunmaktadır. Geri bildirime olumlu bir özellikle başladıktan sonra “ama, fakat” gibi olumsuzluk ifadesi yaratan bağlaçlar kullanılmamalıdır. Bir başka önemli nokta, geri bildirim vermeye olumsuz bir özellikle başlanmaması gerektiğidir. Peki geri bildirimin işe yaraması için başka ne yapılmalıdır? Kişilerin güçlü yanlarına vurgu yaparken aynı zamanda gelişim alanlarının farkına varmalarını sağladığımızda geri bildirim işe yarar. Bunun için geri bildirim vermeye güçlü bir özellik ile başlamak, ardından gelişim alanını faydayı da sunarak vermek geri bildirimin işe yaramasını sağlar. Geri bildirim verdiğimiz kişi güçlü yanları ile motive olurken gelişime açık alanlarını da iyileştirmeye istekli olur.

Kitapta değiştirilmesi gereken alışkanlıklar içinde önemli bulduğum bir tanesi de “aşırı derecede kendin olma kaygısı”. Yaşamımızın her alanında sıklıkla duyduğumuz bir şeydir; “ne yapayım ben böyleyim”, ”ben açık sözlüyüm, başkaları gibi lafı çevirmem direkt söylerim, ben böyleyim, değişemem”. Aşırı derecede ben olma kaygısının altında yatan “kendine ters düşme” endişesiyle baş gösteren değişime karşı duyulan dirençtir aslında. Kişiye koçluk yaparak değişime direnç gösterdiği arazını buldurduğumuzda, bunu kabul etmesine rağmen değiştirmek için adım atmaktan imtina eder. Kendi gibi olmayı son derece önemli ve değerli bulur. Değişirse, kendinden uzaklaşacağı ve istemediği gibi biri olacağı fikri ağır basar. “Aşırı derecede kendin olma kaygısı” nı ben, kişinin kendine körleşmesi olarak da görüyorum. Kişinin kendine körleşmesi kadar gelişimini engelleyen daha önemli bir şey yoktur diye düşünüyorum. Hemen hemen herkes kendisi gibi olmayı ister ve öyle davrandığında kendini gerçeklemiş olduğunu düşünür. Tatmin düzeyinin artması da bu düşünceyi destekler. Kendini tamamen kendi bildiği ve inandığı biçimde yaşarken, çevrede kendi etki alanına giren diğerlerini dikkate almamak bir süre sonra kişiyi oturduğu yerden kalkmak zorunda bırakabilir. Neden mi? Çünkü; “sen böylesin”.

Kitapta farkına vardığımız ve değiştirmemiz gereken arazlarımızla ilgili olarak aksiyon planı almanın önemi vurgulanıyor. Yine çok önemli bir konu var ki o da; alacağımız aksiyon planlarının neticesinde değişim gösterdiğimiz alanla ilgili değiştiğimizi etrafına göstermemiz gerektiği. “Unutma ki spot ışıkları senin üzerinde değil!”. Etrafındaki herkes her gün senin ne kadar değiştiğinin takibini yapmıyor. Öyleyse değiştiğini göster. Bunu yaptığında kişiler sende meydana gelen pozitif yöndeki değişimin farkına varacak ve senin hakkındaki olumsuz düşünceleri olumluya dönecek.

Kitabı, başarının tanımını “daha az ben daha çok biz” anlayışla ele almış olması bakımından önemli bulduğum kadar “başarı paradoksu”na yakalanmış olan günümüz liderleri için “bir sonraki aşamaya geçmek” adına yapılmaması gerekenleri de ortaya koyduğu için tavsiye ediyorum.

Keyifli okumalar.

Kaynaklar:

İş Dünyasında Zirveye Giden Yol “Başarılı Olmak için Değiştirmeniz Gereken 20 Alışkanlık”, Marshall Goldsmith, MediaCat.

Dale Carnegie Training, İş Odaklı Koçluk ve Mentorluk Programı.


3 Yorum

Koçluk Nedir? Ne İşe Yarar?

Koçlukla ilk tanıştığım 2008 yılının başlarında, bir yıl aradan sonra yeniden işe dönmüş, yeni bir şirkete, yeni iş arkadaşlarına, yeni bir yöneticiye alışmaya çalışırken bulmuştum kendimi. Otuzlu yaşlarımın başındaydım. Hayatı sorgulayan, özel hayatımda ve iş hayatımda dengeyi sağlamaya çalıştığım, etrafımda olan bitenleri anlamaya çalışırken hiçbir şeyi yönetemediğimi düşündüğüm bir dönemdeydim. İçinde bulunduğum durumu nasıl yönetebilirim, evde ve işte; ilişkilerimi, iletişimimi nasıl istediğim hale getirebilirim, yaşamda hedefim ne diye düşünüp durduğum bir anda şirket içinde yöneticilerle “koçluk” görüşmeleri yapıldığını duydum. İlk kez duyduğum bu kelimenin ne olduğu, ne işe yaradığı, nasıl yapıldığı konusunda bende merak uyandı. Şirketimiz yöneticilerinden birinin aynı zamanda koç olduğunu duyduğumda soluğu odasında aldığımı hatırlıyorum. Kendisine koçluk nedir diye sorduğumda biz aslında koçluk görüşmesi yapmaya başlamıştık bile… Onunla konuştuğum bir buçuk saatin sonunda bana dağ gibi görünenlerin düşündüğüm kadar büyük olmadığını fark ettiğimi bugün gibi hatırlıyorum. Engellerin aşılamaz olduğunu düşünen ben görüşme sonunda bunlara çözüm düşünür hale gelmiştim. Karşımdaki kişi, sorun olarak masaya yatırdığım konularla ilgili sorular sordukça, her biri ile ilgili neler yapabileceğimi düşünmeye ve hatta neler yapabileceğimi söylemeye başlamıştım. Bu böyle birkaç ay sürdü. Her hafta sabah mesai saatinden bir saat önce buluştuk ve konuştuk. Daha doğrusu o sordu ben anlattım. Anlattıkça çözümlerin bende olduğunu fark ediyordum. Ayrıca bulduğum çözümleri uygulamak hayatımı kolaylaştırıyordu. Çevremde benim dışımdaki herkes, her şey aynıydı ama değişen bendim. Değiştirmek istediğim konularla ilgili adım attıkça ve olumlu sonuçlar aldıkça mutlu oldum, motivasyonum ve kendime güvenim arttı. Koçluk işe yaramıştı…

Koçluk nedir, ne işe yarar ve neden işe yarar?

Koçluk, kişinin geliştirmek veya değiştirmek istediği tutum, davranış, fiziksel çevre, kariyer gibi yaşamının tüm alanlarında, mevcut durumdan olmasını istediği duruma gitmeye karar verdiği andan itibaren başlar. Koçluk; kişiyi hedefine taşıyacak güçlü yanlarını görebilmesine, hedefine giden yolda aşması gereken engelleri fark etmesine, engellerin nasıl aşılacağına dair çözüm yollarını bulmasına, çözümlerle ilgili aksiyon alabilmesine yardımcı olan bir süreçtir. Koçluğu bir süreç olarak görüyorum çünkü her süreç gibi o da adımlardan oluşur. Her bir adım bireyi hedefe taşımada önemli birer role sahiptir.

Koçluk nedir sorusundan sonra en çok karşılaştığım ikinci soru genelde koçluğun ne işe yaradığıdır. Bununla ilgili -daha sonraki bir yazımda detaylı olarak değineceğim- Marshall Goldsmith ‘in İş Dünyasında Zirveye Giden Yol Başarılı Olmak için Değiştirmeniz Gereken 20 Alışkanlık kitabında okuduğum bir bölümden yola çıkmayı tercih ediyorum. Kitabın başlarında Marshall Goldsmith bize şunu söyler; “Yapmamız gereken şeyi bildiğimiz halde yanlış olanı yaparız.”

Marshall Goldsmith bu durumu şöyle bir örnekle anlatır. Eşinizle restorana yemeğe gitmeye karar verirsiniz ama gidilecek restoran konusunda eşinizle anlaşmazlık yaşarsınız. Gidilecek restoranın orası olmaması konusunda ısrarcı tutumunuza rağmen eşiniz oraya gitmek istemektedir ve siz de bu öneriyi çaresiz kabul edersiniz. Endişelerinizde haklı olduğunuz daha ilk dakikada ortaya çıkar; restorana girer girmez rezervasyonunuzun yapılmadığını görür ve yarım saat beklemek zorunda kalırsınız, yemekler kötü ve servis yavaştır. Böyle bir durumda iki seçeneğiniz vardır: ilk seçenek; “restoranı eleştirmek ve yanınızdaki kişinin ne kadar yanlış bir karar almış olduğunu, sizi dinlemiş olsaydı böyle bir fiyaskoyla karşı karşıya kalmayacağınızı mağrurca ifade etmek”, ikinci seçenek;” şikayet etmemek ve yemeğe devam etmek, ilk seçeneği kafanızdan atmak ve gecenin tadını çıkarmak.” Marshall Goldsmith bu iki seçeneği yıllardır danışanlarına sunmuş. Herkes yapması gereken şeyin ikinci seçenek olduğu konusunda hemfikir olmasına rağmen büyük çoğunluğu ilk seçeneği tercih ettiklerini söylemişler. Hâlbuki kısa bir süre düşünsek eşimizle olan ilişkimizin, “nerede yemek yeneceği konusunda bir tartışmaya girmekten ve böyle bir tartışmadan galip çıkmaktan daha önemli olduğu sonucuna ulaşırız”. Burada kazanma duygusu ikinci seçenekte sunulan şekilde davranmamızı engeller.

Yapmamız gereken şeyi bildiğimiz halde yanlış olanı yaparız.”                                                                        Marshall Goldsmith

Doğru davranışın ne olduğunu bildiğimiz halde neden yapmadığımızı anlamamızı sağlayacak, sergilemeyi istediğimiz davranışı uygulamamızda bize yardımcı olacak işe yarayan bir yol var: Koçluk.

Konfüçyüs der ki;

“Duyduğum şeyleri unuturum. Okuduğum şeyleri hatırlarım. Yaptığım şeyleri kavrarım.”

Hayatımız boyunca bizi anlatılanların kaçını hatırlıyoruz? Okuduklarımızın kaç tanesi hemen aklımıza geliyor? Yaşamın “kendimizle ilgili değişim ve gelişim” gerektirdiğini düşündüğümüz tüm alanlarında, bizzat uygulayarak öğrenmemizi sağlayan koçluk; beceri ve davranışların birer tutum ve alışkanlık haline gelmesinde işe yarayan, kişiyi içine dâhil eden bir süreçtir. Konfüçyüs’ün yukarıda yer verdiğim bu sözüyle, koçluğun ne olduğu, ne işe yaradığı ve neden işe yaradığının öğrenilmesi ve kavranması için sizleri de koçlukla tanışmaya davet ediyorum…

Kaynaklar:

İş Dünyasında Zirveye Giden Yol “Başarılı Olmak için Değiştirmeniz Gereken 20 Alışkanlık”, Marshall Goldsmith, MediaCat.

Dale Carnegie Training, İş Odaklı Koçluk ve Mentorluk Programı.


2 Yorum

Yeni Yılda Yeni Hedefler

Yeni yıl geldi geliyor derken 2015 yılının ilk ayının sonuna geldik bile. Zaman o kadar hızlı geçiyor ki; 2015 yılında gerçekleşmesini istediğim hedeflerimi gözden geçirip bunlarla ilgili neler yapmam gerektiğini bile yazmaya vakit bulamadan yeni yılın ilk ayı bitti. Sağlık problemleriydi, çocuğun dersleriydi vs. derken baktım ki zaman geçiyor. İlk bulduğum fırsatta aldım kalemi elime başladım yazmaya…

Kendimi bildim bileli gelecek bir yıl içinde yapmak istediklerimi yazmak ve bunlar üzerinde düşünmek, gerçekleşmiş olduğunun hayalini kurmak bana kendimi hep iyi hissettirmiştir.

Bu yıl işe ilk önce geçen yıl yazdığım hedeflerimi gözden geçirmekle başladım. 2014 yılındaki hedeflerimden biri koçluk eğitimine başlamak ve bitirmekti. Bunu tamamlamış ve hatta bir yandan da bireysel koçluk seansları yapmaya başlamış olmaktan dolayı mutluyum. 2015 yılında koçlukta ilgili ilk hedefim, benimle aynı görüşe sahip koç arkadaşlarımla koçluk mesleğinin doğru uygulanması, doğru algılanması ve ülkemizde daha da gelişmesi için çalışmalar yapmak. Bunun yanında daha çok koçluk yaparak mesleki pratiğimi arttırmak, iş ve özellikle de özel hayatımda koçluk yetkinliklerimi daha fazla kullanarak hayat kalitemi arttırmak.

Koçluk eğitimlerine başladıktan sonra kişisel vizyon çalışmamı yaparken beni mutlu edecek ve yapmaktan keyif alacağımı düşündüğüm bir yanımı fark ettim. Bununla ilgili olarak da; insanları koç bakış açısıyla tanıştırmak için işin mutfağında olmak yani koçluk eğitimleri vermek istiyorum. Öğrendiklerimi etrafımdaki insanlara anlattıkça farkındalıklarının arttığını görmek ve “ben hiç böyle düşünmemiştim, bir de bu açıdan baksam iyi olabilir” demeleri beni çok mutlu ediyor. Daha fazla kişiye faydalı olabilmenin yollarını aramak, bulmak ve hayata geçirmek bu yılki en büyük hedeflerimden biri.

Koçluktan başladık, yine koçluktan devam edelim. Üyesi olduğum Koçluk Platformu Derneği’nin yürütmüş olduğu “Koç Bakışı ile Geleceğin Liderleri” isimli sosyal sorumluluk projesinde üniversiteli genç arkadaşlarımla yapmış olduğum koçluk seansları ve sonrasında bazıları ile devam eden iletişimimiz, yeniden üniversitede olmak istediğimi fark ettirdi. Genç arkadaşların geleceğe dair heyecanlarına ortak olmak beni çok heyecanlandırdı. Geleceğe umutla bakan yanımı taze tutması bakımından da üniversitede olmak, gençleri koç bakış açısı ile tanıştırmak istiyorum. Bununla ilgili neler yapabileceğime yoğunlaşmak ve aksiyon almak da bu yılki hedeflerim arasında.

Bu yıl içinde gerçekleştirmek istediğim bir başka hedefim de kişisel bloğumu hayata geçirmek. Bunun için yazılarımı biriktirmeye başladım bile… Dijital ortamda bulunan yazılarımız, fotoğraflarımız kısaca paylaştığımız her şey aslında bizim dijital ayak izlerimiz. Nasıl ki hiç tanımadığımız biri hakkındaki izlenimlerimiz onunla karşılaştığımız ilk yedi saniye (Roger Ailes, Mesaj Sizsiniz) içinde oluşuyorsa, sanal ortamda bizimle ilgili ilk fikirlerinin oluşmasında bu dijital ayak izlerimiz son derece önemli. Bu yüzden de beni hiç görmemiş, göz temasında bulunmamış, benimle tokalaşmamış ve konuşmamış birinde ilk olumlu etkiyi yaratabilmem için bloğumu hayata geçirmeye karar verdim.

Hayatın dengeli bir şekilde yaşanması gerektiğine inanan biri olarak, beni dengede tutmada ve her türlü zorlukların üstesinden gelmede pozitif etkisi olan ailemle bu yıl daha çok vakit geçirmek de hedeflerim arasında. Sadece merak duygusuyla gezerken keşfedilen her şey bizim dışımızda da var olanları anlamamızı ve fark etmemizi sağlaması bakımından iyi bir tecrübe oluyor.

Gelelim mimarlığa… Bana sağladığı estetik bakış açısının yanında fonksiyonellik bakış açısıyla da bugün hayata çok yönlü bakabiliyorsan bu mimarlık sayesinde oldu. Nasıl bir orkestra şefi farklı sesler çıkaran enstrümanların bir arada ahenkli ses çıkarmasını sağlıyorsa, mimarlık da farklı bakış açılarıyla bütünü görmemi sağlıyor. Aynı anda bir kaç işle uğraşabilmeyi, birbirinden farklı ama bir araya geldiğinde bütünün parçalarını oluşturan konuları bir arada yürütebilmeyi mimarlığa borçluyum. Kapısından içeri girdiğim 1994 yılından bu yana geçen 21 yılda bana kattıklarını bloğumda yazarak insanlarla paylaşmak istiyorum. Bu da bu yıl mimarlıkla ilgili kendime koyduğum bir hedef.

Zaman hızlı geçiyor. Yapmak istediklerimizi yapmak için hem çok hem de az zamanımız var. Önümde hedeflerim, arkamda tecrübelerim, yanımda beni sevenler… Haydi öyleyse, bugün başlamak için güzel bir gün…