DENİZ GÜRE EMEK BLOG

İş Odaklı Koç, Mimar


2 Yorum

Seçimlerimizin Gücü Adına: Güç Bizde Artık

öfke

Dinamik, cisimlerin çeşitli kuvvetler altında hareketlerindeki değişiklikleri inceleyen bilim dalıdır. Bu alandaki çalışmalar Isaac Newton tarafından yapılmış ve sonuçlar üç temel yasa ile ifade edilmiştir. Bunlardan üçüncü yasa, “Bir cisme, bir kuvvet etki ediyorsa; cisimden kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur.”(1) demektedir.

Bir süredir, Newton’un bu fizik yasasını birey-birey, birey-toplum, birey-kurum ve bireyin kendiyle olan ilişkisi açısından düşünüp değerlendirmeye ve kendimce bazı çıktılar elde etmeye çalışıyorum. Birey olarak her gün diğer insanlarla, sosyal çevremizle, kurumumuzla ve tabi kendimizle hep bir iletişim ve etkileşim halindeyiz. Yani bu şu demek; her an, birinden olmasa bile bir diğerinden gelen bir etki söz konusu. Peki, kendimizle olan iletişimimizden gelen etkiler de dâhil olmak üzere, bu etkilere verdiğimiz tepkilerin ne kadarını bilinçli bir şekilde seçiyoruz yoksa verdiğimiz her tepkiyi  “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır.” diyen bu fizik yasasının ardına sığınarak mı veriyoruz?

Yolda bozulan araca trafiği tıkadığı için verdiğimiz tepki, aynı fikirde olmadığımız durumlarda karşımızdaki kişiye verdiğimiz tepki, rezervasyon yaptırdığımız halde bizi bekleten resepsiyon görevlisine, siparişi geç aldığı veya kahveyi biraz geç getirdiği için garsona verdiğimiz tepki…

İş yerinde duygusal depomuzun boşalmasıyla evde aile fertlerine verilen tepkiler…

Genellikle hepimizin verdiği, artık neredeyse sıradanlaşan yukarıda sıraladığım tepkilerin yanında, yaşamımıza etkisi çok daha fazla olan ve gideceğimiz yönü değiştiren tepkiler de verdiğimiz oluyor.

Yıllar önce, uzun süre çalıştığım bir firmada, bölümdeki en kıdemli kişi olarak üst yöneticime gidip terfi talebinde bulunmuştum. O da beni, bu talebimi iletmek üzere bir üstüne yönlendirmişti. Üst düzey yöneticiyle yaptığım görüşme, yöneticinin benim kariyerimi düşünmekten daha önemli işleri olduğunu söylemesiyle son bulmuştu. Beklemediğim bu davranış beni son derece üzmüş ve bende yarattığı etkiye verdiğim tepki, istifa ederek o kurumdan ayrılmak olmuştu. Ben ayrıldıktan bir süre sonra o üst düzey yöneticinin, çalışmalarında başarısız bulunarak işten çıkarılmış olduğunu öğrendiğimde, o istifa ettiğim ana geri dönmüştüm.  “O gün, o görüşmenin sonucunda elde etmeyi beklediğim, benim için önemli olan şey neydi ve verdiğim karar neye hizmet ediyordu? Bugün bana söylenen o cümle karşısında yine aynı tepkiyi verir ve istifa eder miydim yoksa o kurumda kalarak, kendi etki alanımı genişletebileceğim başka seçimler mi yapardım?”, diye sorular sorarken buldum kendimi.

Peki ya siz tepkilerinizi nasıl verdiğinizi hiç düşündünüz mü? Ya da verdiğiniz tepkileri değerlendirdiğinizde “aynı tepkiyi şimdi olsam vermem” dediğiniz oluyor mu?

Gelen her etkiye vereceğimiz tek bir tepki mi var? Peki ya diğer seçenekler, bunların farkında mıyız?

Tepkinizin sonunda “şimdi olsa böyle davranmazdım” dediğiniz anlar çoğunluktaysa birebir alıntı yaparak kullandığım bu cümlelere dikkat etmenizi tavsiye ederim; “Etki ile tepki arasında bir boşluk vardır. O boşlukta tepkimizi seçme özgürlüğü ve gücümüz yatar. O seçimlerde ise gelişimimiz ve mutluluğumuz yatar.(2)

İşte bu yazının ana fikri olan, alıntı yaptığım bu cümleler açıkça bize; başımıza ne gelirse gelsin tepkilerimizi seçme özgürlüğümüz olduğunu söylüyor. Bununla birlikte, tepkilerimizi seçtiğimizde bunun bize sağlayacağı faydayı da ortaya koyuyor. Nedir o fayda; mutluluk.

Newton’unun fizik yasasını iletişim süreçleri açısından ele alırsak; bize etki eden her şeye aynı şiddette ve zıt yönde verdiğimiz tepki, bize ve tepki verdiğimiz karşı tarafa, nasıl bir gelişim alanı yaratıyor? Bize etki eden her duruma veya kişiye aynı oranda tepki vermek, sonrasında bize ne hissettiriyor? Bu iki sorunun cevabı da yine yukarıda alıntı yaptığım cümlelerde gizli.

tepki-1

Yaşamda her an, bizi etkileyen bir sürü olay ve davranış oluyor ve biz çoğu zaman bunlara olan tepkimizi, diğer seçeneklere göz atmadan veriyoruz. Genellikle duyarsınız; “kan beynime çıktı kendimi tutamadım”, ” ne yapayım ben böyleyim en son söyleyeceğim şeyi en başta söylüyorum”, “tüh keşke öyle demeseydim”, “bak görüyor musun haklıyken haksız duruma düştüm”, “ah şu çenemi tutabilseydim”…  Bu sözleri arttırmak mümkün. Bazen etki ile tepki arasındaki bahsedilen bu boşluk saniyeden bile az bir boşluk olabiliyor. Böyle durumlarda bile tepkimizi seçme özgürlüğümüz olduğunu bilerek davranmak insana kendi gücünü görme fırsatı sunuyor.

Yaptığım koçluk seanslarında, kişilerin yaşamlarının farklı alanlarında, bu güne kadar vermiş oldukları tepkileri ve sonuçlarını dinledikten sonra; “bugün imkânınız olsa, sonucu değiştirecek tepkiniz ne olurdu” veya “hangi tepkiyi vermiş olsaydınız sonuca etkisi bugün olduğundan farklı olurdu” diye sorduğumda verdikleri cevaplar tam tersi davranış veya sözler oluyor desem şaşırmazsınız değil mi?

Etki-tepki yasasına uygun davrandığımızda olabilecek her türlü zarar önce kendi kişisel bütünlüğümüze verdiğimiz bir zarar oluyor. Neden mi? Çünkü; her türlü seçimlerimizin temelinde sahip olduğumuz değerlerimiz  yer alıyor. O yüzden de, karşıdan gelen her etkiye düşünmeden verilen tepkinin altında, sahip olduğumuz değerlere karşılık gelen bir değer olmadığı için, verdiğimiz tepki sonrasında kendimizi pişman veya mutsuz hissediyoruz. Bana göre keskin sirkenin küpüne zarar vermesi de, öfkeyle kalkanın zararla oturması da bu yüzden.

Yaşam boyu kendi gücünüzü görebildiğiniz, sizi geliştiren ve mutlu eden seçimleriniz olmasını dilerim.

(1): https://tr.wikipedia.org/wiki/Dinamik_(fizik)#Dinamik_prensipleri

(2): Stephan R. Covey, 8’inci Alışkanlık, Bütünlüğe Doğru, Sistem Yayıncılık, 2013.

Reklamlar


7 Yorum

Etki Alanınız Kaç Metrekare?

etki alaniDokuz yaşındaki oğlum geçen gün okuldan eve çok öfkeli geldi. Sebebini sorduğumda “Her öğlen okulda futbol maçı yapıyoruz. Benim oynadığım takımdaki çocuklardan biri, sadece kendisi oynamak istiyor ve ben dâhil kimseye pas atmıyor. Hâlbuki bir pas atsa içimdeki potansiyel ortaya çıkacak. Ama pas atmadığı için potansiyelim ortaya çıkmıyor ve ben de artık futbol oynamak istemiyorum.” dedi.

O anda, bir anne olarak “Canım oğlum, çok üzüldüm” veya “Sen de git başkalarıyla başka oyunlar oyna” hatta “Sen de ona pas atma” demiş olabileceğimi düşünenleriniz olabilir. Onu iyice dinledikten ve anlatacaklarının bittiğinden emin olduktan sonra aramızda geçen diyaloğu aynen aktarıyorum.

“- Futbol oynamaktan gerçekten hoşlanıyor musun?”

“- Evet, hem de çok.”

“- Çok sevdiğin bu sporda, potansiyelini ortaya çıkarmak için ne yapabilirsin, biraz düşün istersen.”

Gerçekten de biraz düşündü.

“- O çocuk olduğu sürece oynayamayacağım ve potansiyelim ortaya çıkmayacak.”

“- O çocuk var ve sen de futbol oynamak istiyorsun çünkü futbolu çok seviyorsun, bunun için şuan yaptığından farklı ne yapabilirsin?”

Bu kez hiç düşünmeden hemen cevap verdi:

“- Onun olmadığı takımda oynayabilirim.”

“- Nasıl?”

“- Diğer takımda oynayabilirim. O takım bize yeniliyor ama olsun, en azından bana pas atarlar. Gol bile atabilirim” dedi.

Doğru veya yanlış demeden onu kendi seçimi ile baş başa bıraktım ve ertesi gün aldığı kararın sonuçlarını dinlemek için beklemeye başladım. Ertesi gün eve geldiğinde yüzündeki ve sesindeki heyecanı tahmin bile edemezsiniz.

“- Anneciğim, bugün diğer takımda oynadım ve eski takımımı benim attığım gollerle yendik. Potansiyelim ortaya çıktı.”

“- Öyle görünüyor.”

Bunu sizlerle niye paylaştığıma gelince… Oğlum bu seçimi yaptığında tamamen bilinçsiz bir şekilde, aslında kendi etki alanı içinde kalan duruma yönelmiş oldu. Bu ne demek? Eğer ki etki alanı dışına çıkıp, ona pas atmayan çocuğu ve ona neden pas atmadığını odağına alsaydı; çok sevdiği futbolu oynamaktan vazgeçecek, diğer çocuklar oynarken o uzaktan bakıp kendini kötü hissedecek ve hatta için için o diğer çocuğa karşı kötü duygular besleyecekti. Belki bir süre sonra iyi oynayamadığı için kendisine pas verilmediğini düşünecek ve bu durum ister istemez özgüvenini zedeleyecekti. Hâlbuki oğlum iyi futbol oynuyordu ve futbol oynamayı bırakırsa kendisine haksızlık yapmış olacaktı.

Etki alanı içinde kalan konulara odaklanıldığında, bunun özgüvene pozitif katkısını gördüğüm başka bir olay da, benden koçluk alan biri ile yaşadığım bir deneyimimdi. Koçluk seanslarımızdan birinde, kendi belirlediği gelişim alanları ve bunlara yönelik aksiyonlarını konuşurken aslında pek de kendinden emin bir hali olmadığını farketsem de, koçluk yetkinliğimin gerektirdiği şekilde davranarak, alacağı aksiyonlarla ilgili verdiği taahhütleri kendisinden aldım ve seansı tamamladım. Bir sonraki seansta, geçen seansta verdiği taahhütlerle ilgili neler yaptığını sorduğumda hiç birini yapmadığını söyledi. Nedenlerini konuşmaya başladığımızda ise biraz sıkılarak “ben bunları yapamam ki” dedi. O anda ağzından çıkan “yapamam ki” sözü önündeki en büyük engelin özgüven engeli olabileceği konusunda bana ipucu verdi. Bir koç olarak özgüven engeli ile karşılaştığımızda, kendi koçluk sınırlarımız içinde kalmak koşuluyla, elimizdeki alet çantasından en uygun olanı çıkarıp en etkin nasıl kullanacağımızı bilmek durumundayız. Ben de o an elimi çantama attım ve en uygun aleti bulup çıkardım.

etki alani-1Koçluk sürecinde bir koç olarak kişiyi pozitifte tutmak, kendi etki alanı içinde kalan konuları ve bunlarla ilgili neler yapabileceğini bulmasına koçluk yapmak önemlidir. Ben de konuyu pozitife çevirmek için “yapmaktan keyif aldığın sana kendini iyi hissettiren neler var” dediğimde birden tek tek onları saymaya başladı. Sayarken yüzündeki gerginlik gitti, ses tonu yumuşadı. Önündeki birkaç hafta boyunca, kendi etki alanı içinde kalan konularla ilgili yapmak istediklerini müthiş bir coşkuyla anlattı.

Yapmaktan keyif aldığımız şeyler; potansiyelimizi ortaya koyabildiğimiz, yaparken zorlanmadığımız, konfor alanımız içinde kalan ve bu yüzden de bize kendimizi iyi hissettiren şeylerdir.

Devam ettiğimiz seanslarda, bu kişinin en büyük kazanımı “gelişim alanım” dediği zayıf yönlerinin birçoğunun kendi etki alanı içinde kalan konular olmadığıydı. Bu şu demek; etki alanımız dışında kalan yani ilgi alanımızda yer alan konularla ilgili gösterdiğimiz çabalar istediğimiz sonuçları elde etmede bize fayda değil zarar getirir. En büyük zarar da özgüvenimize verdiği zarardır. Boşuna çaba özgüveni zedeler. Yapabileceğimiz bir sürü iyi şey varken kaybettiğimiz özgüvenimiz onları da yapamaz hale getirir bizi. Oysa özgüven başardım duygusunu besledikçe gelişir. Kişi yapabildiğini gördükçe özgüveni de artar.

etki alani

Şekil 1: Etki Alanı ve İlgi Alanı 

“Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” kitabında etki alanı ile ilgili Stephan R. Covey şu açıklamayı yapıyor; “Proaktif insanlar, çabalarına odak noktası olarak etki alanını seçerler. Bir şeyler yapabilecekleri işlerin üzerinde çalışırlar. … İlgimizin hangi dairenin içinde olduğuna karar vermenin bir yolu da olsaydılarla olabilirimleri birbirinden ayırt etmektir. İlgi alanı olsaydılarla doludur. Etki alanı ise olabilirimlerle doludur.” (1)

O çocuk bana top atsaydı gol atabilirdim.

O para bende olsaydı bu evi alabilirdim.

Bir ortağım olsaydı bu kadar çok çalışmak zorunda kalmazdım.

Yabancı dilim olsaydı yurtdışında yaşardım.

Bana fırsat verilmiş olsaydı…

Eşim daha anlayışlı olsaydı…

Bu cümleler böyle uzar gider…

Psikolog Prof. Dr. Acar Baltaş’ın “Yaşam, sürekli olarak eksik yönlerimizi telafi etmek için gösterdiğimiz umutsuz çaba ve çırpınışlardan ibaret olamaz.”(2) görüşü de; tüm çabamızı etki alanımız içinde kalan, değiştirebileceğimiz şeylere odaklamanın bizi bir sonuca ulaştıracağını düşündürtmüyor mu?

Kaynaklar:

(1): Etkili İnsanların yedi Alışkanlığı, Stephan R. Covey, Varlık Yayınları, 2006.

(2): Hayalini Yorganına Göre Uzat, Acar Baltaş, Remzi Kitapevi, 2007.


Yorum bırakın

Değişim Neden Gereklidir?

Geçen hafta, Incognito-Beynin Gizli Hayatı(1) isimli kitapta, gözümüzde bulunan “kör nokta” hakkında okuduğum bir bölüm, bu yazıyı kaleme almama neden oldu diyebilirim. Kitapta verilen bilgiler; “görme sistemimizin birbiriyle çelişen iki bilgi arasında savaş verdiğini; bizim gerçekte olanları değil, yalnızca hangi algının diğerini yendiğine bağlı olarak değişen bir görüntü ile karşı karşıya kaldığımızı(2) ortaya koyan bilimsel açıklamalarla doluydu.

Bundan yaklaşık 350 yıl önce “Fransız düşünür ve matematikçi Mariotte, göz üzerinde çalışmalar yaparken beklenmedik bir durumla karşılaşır. Gözün arkasında bulunan ve fotoreseptör denen hücrelerden oluşan bir hücre tabakası olan retinada, fotoseptörlerden yoksun ve hatırı sayılır büyüklükte bir yama olduğunu fark eder.”(3)  Mariotte bu duruma çok şaşırır çünkü “o güne kadar görme alanı, sürekli ve kesintisiz olduğu izlenimi vermektedir(4).  Mariotte konuyu derinlemesine incelemeye devam ettikçe, görüşümüzde aslında bir delik olduğunu ve göz için “kör nokta” olarak bilinen bir bölge olduğunu fark eder.

(*) Bunu fark edebilmek için aşağıdaki görsele sol gözünüzü kapatarak ve sağ gözünüzü artı işaretine sabitleyecek şekilde bakmanız gerekiyor. Daha sonra görseli siyah nokta yok olana kadar yaklaşık 30 cm kadar yavaşça yüzünüze yaklaştırıp uzaklaştırın. Bir süre sonra görseldeki siyah noktanın gözden kaybolduğunu ve yerinin fondaki desen ile kapatıldığını fark ettiniz mi? Noktayı artık göremiyor olmanızın sebebi, kör noktaya denk gelmesidir.(5)

kör nokta

Şekil 1:  Kör Nokta Uygulaması

Incognito Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman, s.32

Aslında görüşteki bu deliğin çok uzun süre fark edilmemesinin nedeni, “iki gözümüzün olması ve her ikisindeki kör noktaların birbiriyle çakışmamasıdır(6).  Ancak burada asıl önemli olan nokta; “beynin kör noktadaki eksik bilgiyi kendisinin tamamlamasıdır(7).  Yani görseldeki siyah nokta, görüşümüzdeki kör nokta üzerine düştüğünde, beyin fondaki desenden bir “yama icat eder”(8) ve siyah nokta ile ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmadığı için noktayı fondaki desenle yamar ve sonuç olarak siz orada var olsa bile, o siyah noktayı algılamazsınız.

Bu kadar bilimsel açıklamanın ardından konuyu nereye bağlamaya çalıştığımı merak ediyor olabilirsiniz. Aşağıda vereceğim örnekten sonra sanırım tahmin edebileceksiniz.

Bir ay kadar önce, yıllardır tanıdığım bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. Arkadaşım on yedi yıldır profesyonel çalışma hayatında olan orta düzey yöneticilik yapan birisi. Konu döndü dolaştı iş hayatına geldi. Arkadaşım; bu uzun süre zarfı içinde edindiği iş tecrübesinin ve mesleki anlamdaki teknik bilgisinin, aynı işi yapan pek çok kişiye göre fazla olduğundan, buna rağmen yine de istediği terfii alamadığından yakındı.

“Yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olduğun halde neden istediğin terfii alamadığını düşünüyorsun?” diye sorduğumda “Ben başkaları gibi değilim; açık sözlüyüm, ne düşünüyorsam açıkça söylüyorum. Bizim şirkette açık sözlü insanlara pek itibar edilmiyor ” diye cevap verdi. Açık sözlü olmaktan tam olarak neyi kastettiğini sorduğumda, verdiği cevaplardan; aslında açık sözlü olmakla patavatsız olmayı birbirine karıştırdığı, insanlara hataları karşısında sıfır toleransla yaklaştığı, her hatada sorumlu tutacağı birini aradığı açıkça anlaşılıyordu. Gerek astları gerekse de üstleri ile olan ilişkilerini bu açık sözlü tavrı ile yürütmeye çalıştığı için de sık sık sorunlar yaşıyordu. Üstelik bu özelliğini bir meziyet olarak gördüğünden, bu tutumunda bir değişikliğin gerekli olduğunu düşünmüyordu. Yazımın girişine neden “kör noktayı” anlatarak başladığımı sanırım artık tahmin ettiniz. Arkadaşımın kendisi ile ilgili bilmediği bazı gerçekler vardı. Bu gerçeklerle ilgili, kendi görüş alanı içinde yer alan “kör noktaya” yakalanmış olduğunu düşündüm. Bu güne kadar, ikinci bir gözün varlığına ihtiyaç duymadan olan bitenlere hep bir gözü kapalı bakıyor olmasından kaynaklı, kendine karşı körleşme yaşıyordu. Bu körlük sebebiyle, bu gün bulunduğu noktadan, yarın olmasını istediği noktaya neden gidemediğini anlamakta zorlanıyordu.

Yukarıda arkadaşımla ilgili verdiğim örnekte olduğu gibi, kişi bazen kendisiyle ilgili bazı gerçeklerin farkında olmayabilir. Marshal Goldsmith, İş Dünyasında Zirveye Giden Yol(9) isimli kitabında, kendimizle ilgili başkalarınca bilinen ama kendimizin bilmediği bilgiyi Johari Penceresi(10) üzerinden anlatmıştır.  (**) Johari Penceresine göre; “Bizim hakkımızda başkaları tarafından bilinen bilgi aleni bilgidir. Bizim bildiğimiz ama başkalarının bilmediği bilgi, özel bilgidir. Tarafımızca ve başkalarınca bilinmeyen ise bilinmeyendir yani uzaktan yakından alakalı olmadığımız bilgidir.”(11)

  Johari Penceresi

Tabloda sağ üst köşede, kendi bilmediğimiz ama başkaları tarafından bilinen bilgiler ise; bizim kendimizle ilgili “kör noktalarımıza” işaret etmektedir. Goldsmith,  “Bu bilginin bizim açımızdan gün ışığına çıktığı an, değişimin başladığı can alıcı bir andır”(12) derken, aslında bizi bir sonraki noktaya taşıyacak şeyin değişim olduğunu işaret etmektedir. Koçluk süreci içinde bu konuda farkındalığa ulaşmak ve çevremizde bizim için önemli olduğunu düşündüğümüz kişilerden geri bildirim almak, kör noktalarımızı ortadan kaldırmada bize fayda sağlarken değişimin de başlamasına öncülük eder.

Kişiyi istediği noktaya taşıyacak olan değişimle ilgili olarak, aynı zamanda bir koç olan Brian Tracy’ nin görüşünün de beni çok etkilediğini ayrıca belirtmek isterim. Şöyle diyor Tracy; “Herhangi bir hedefin ya da önemli bir menzile varmanın en önemli tarafı, hedefin kendisi değil, bu hedefe ulaşmak için dönüşmeniz gereken insandır.(13) Farkına varmamız gereken; “bizi bu güne taşıyan her şeyin, geleceğe taşımaya yetmeyebileceğidir(14).

Arkadaşımda olduğu gibi, pek çoğumuz aslında sahip olduğumuz özelliklerimizin iyi olduğunu düşünür ve bunların bizi bir gün istediğimiz yere taşıyacağına inanırız. Tam da bu noktada aslında kişinin kendine sorması gereken çok önemli bir soru vardır ki o da; “beni bu güne kadar bir yerden bir yere taşıyan her şey önümdeki süreçte istediğim yere taşımaya yetecek mi?”  sorusudur.

Gelecekte olmasını istediğimiz durum ve koşullar; bu güne kadar bilmediğimiz “kör noktalarımızı” fark etmemizi zorunlu kılabilir. Bu da aslında değişimin bir habercisidir.

Koçluk süreci; kör noktalarımızı fark etmemizde, ihtiyacımız olan yeni bilgileri ve geliştirmemiz gereken yetkinliklerimizi bulmamızda, uygulama sürecinde gerekli olan disiplinin ve kararlılığın devam ettirilmesinde ve öğrenilen tüm yeniliklerin birer tutum haline getirilmesinde bireye destek sağlayan bir süreçtir.

Bir şeyler değiştirmek isteyen insan önce kendinden başlamalıdır.”

demiş Sokrates…

Dünle beraber gitti, cancağızım,

ne kadar söz varsa düne ait.

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım”

demiş Mevlana…

Değişime ve “kör noktaları” ortaya çıkarmaya şimdi kendinizden başlamaya ne dersiniz? …

Kaynaklar:

(1),(2),(3),(4),(5),(6),(7),(8): Incognito Beynin Gizli Hayatı, David Eagleman, Domingo, 2011

(9),(10),(11),(12) : İş Dünyasında Zirveye Giden Yol “Başarılı Olmak için Değiştirmeniz Gereken 20 Alışkanlık”, Marshal Goldsmith, MediaCat.

(13,14) : Uçuş Planı, Brian Tracy, Çeviri: Seda Çıngay, Arıtan Yayınevi,İstanbul,2008

(*) : Uygulamadan istenen sonucu elde etmek için, görseli kağıda baskı alıp elde yapmanız gerekmektedir.

(**) : Johari Penceresi Tekniği 1955 yılında Amerikalı iki psikolog olan Joseph Luft ve Harrington Ingham tarafından geliştirilmiş olup; bireyin kendini başkalarına tanıtmaya, anlatmaya ne kadar istekli olup olmadığını, kendisinin ve başkalarının kendisi hakkında bildiklerini ve bilmediklerini ortaya koyan bir modeldir.


1 Yorum

Uçuş Planı ve KOÇLUK

ucus plani-2

Birkaç hafta önce, iş seyahati için uçakla İstanbul’dan Ankara’ya gidiyordum. Kalktıktan kısa bir süre sonra pilot; yirmi dakika içinde Sapanca Gölü’nün üzerinden geçeceğimizi, havanın yol boyunca açık fakat rüzgârlı olduğunu, zaman zaman kısa süreli türbülanslar olabileceğini, varılacak noktadaki hava sıcaklığının 24 santigrat derece dolaylarında güneşli bir hava olduğu bilgisini aldığını ve yaklaşık 40 dakika sonra Ankara’ya inmiş olacağımızı anons etti. Bu anons bana, Dale Carnegie ‘de aldığım koçluk eğitimi sırasında, eğitmenimiz Tamer Yakut’un “Uçuş Planı(1)” benzetmesini ve bu kavramın vizyon belirlemede nasıl kullanıldığını anlattığı dersi hatırlattı.

Havacılığa karşı bugüne kadar özel bir ilgim olmamıştı; ta ki havacılıkta her uçuş öncesi yapılan, bu “uçuş planı”ndan haberdar olana kadar. Uçuş planı ile ilgili biraz daha araştırma yapınca; bu konuda uzman olan kişilere Uçuş Harekât Uzmanı(2) dendiğini, bu uzmanların emniyetli bir şekilde uçuş harekâtını planlayan, uçuş süresince uçuşu takip ve kontrol eden uzmanlar olduğunu öğrendim. Uçuş planı kapsamında; sefere ait kalkış noktası (mevcut durum) ve varış noktası (olması istenen durum, hedef) hakkında bilgi sahibi olmak; meteorolojik bilgileri değerlendirerek uçuş planını en emniyetli rotaya göre belirlemek, elindeki haritaların güncelliğini kontrol etmek, haritalardaki türbülans, buzlanma, kuvvetli rüzgarlara ait bilgileri değerlendirmek (dış faktörleri dikkate alarak hedefe yönelik en uygun yolu seçmek), uçağa ilave yakıt gerekip gerekmediğine karar vermek (iç faktörleri göz önünde bulundurmak), gerekli hallerde acil durum prosedürlerini uygulamak (alternatifleri belirlemek ve B planı oluşturmak) ve kokpit ekibini uçuş planı hakkında bilgilendirmek, bu uzmanların belli başlı görevleri arasında yer almaktadır.(3)

Özetle; “Uçuş planı” hazırlamaktaki amaç; bulunulan noktadan gidilecek olan noktaya, hedeflenen sürede ve güvenli bir şekilde ulaşılmasını sağlamaktır.

Varış noktası belli olmadan yola çıkan bir uçak, nasıl ki, yol boyunca kendisine gerekli olan yakıt miktarını hesaplayamazsa, planlama yapmadan yola çıkan biri de, hedefine ne kadar bir sürenin sonunda ulaşabileceğinin hesabını yapamaz.

Hedefe ulaşmak için gerekli süreyi hesaplarken içsel ve dışsal faktörleri göz önünde bulundurmak önemlidir. Burada içsel faktörlerden kasıt; kişinin, hedefiyle ilgili güçlü ve zayıf yönleridir. Dışsal faktörlerden kasıt da, yine kişinin hedefi ile ilgili fırsatlar ve karşısına çıkabilecek/çıkması olası engellerdir. Kişinin sahip olduğu güçlü yönler ve önüne çıkması muhtemel fırsatlar, hedefe giden süreyi kısaltmaya yardımcı olurken, sahip olduğu zayıf yönler ve olası engeller sürenin uzamasına neden olabilirler. Bu süreçte bir koç ile çalışmak, özellikle zayıf yönlerin tıpkı spor yaparken güçlenen kaslar gibi güçlendirilerek geliştirilmesine yararken, engellerin nasıl aşılacağı ve alternatiflerin/olasılıkların neler olabileceği ile ilgili kişinin farkındalık kazanmasına fayda sağlamaktadır.

Hedefe istenilen sürede ulaşmak, kişinin hedefi ile ilgili motivasyonu canlı tutmada ve özgüvenini korumada son derece önemli ve gözden kaçırılmaması gereken bir noktadır. Bu sebeple, koçluk süreci içinde alınacak aksiyon planlarının direkt hedefle ilişkili, belirlenen süreler içinde ulaşılabilir ve elbette ölçülebilir olması gerekmektedir. Koçun kişiye bu konularda farkındalık kazandırması kişinin hedefe istenilen sürede ulaşmasına yardımcı olur. Eğer kişi, hedefinin istediği sürede gerçekleşmeyeceğini fark ederse, istediği sürede onu hedefine ulaştıracak diğer alternatifleri değerlendirme yoluna gidebilir yani kendine bir B planı hazırlayabilir.

Koçluk sürecinin vizyon belirleme, belirlenen vizyona yönelik hedefleri oluşturma ve gelecek planlaması noktasında etkili bir süreç olması, günümüzde bir çok kişinin özellikle de kariyerleri ile ilgili koçluk desteği almasının nedenlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Koçluk Platformu Derneği (KPD)’ nin 27 Mayıs 2014 ‘de yayınlamış olduğu “Kurumsal ve Bireysel Koçluk Algısı Anketi”, %39 oranında, kişilerin kariyerleri ile ilgili koçluk aldığını ortaya koymuştur.(4)

“Uçuş planının” amacı nasıl ki, uçağı; hedeflenen sürede ve güvenli bir şekilde ulaşılmak istenilen noktaya indirmekse, koçluk sürecinde de koçun amacı; bireyin kendi hedeflediği noktaya ulaşmasında kendi planını yapmasına, güvenli bir şekilde istediği noktaya ulaşmasına yardımcı olmaktır.

Bugüne kadar havada kalan uçak olmamış…

Sizin için önemli olan yere nasıl indiğiniz ise; kariyer planlamanızı bir koç ile yapmak; hedefinizle ilgili istenilen sürede ve güvenli bir şekilde iniş yapmanıza imkân sağlayacaktır.

Okuyucuya Not: Bu yazıyı bloğumda yayınladıktan kısa bir süre sonra, 2008 yılında Arıtan Yayınevi tarafından yayınlanan Brian Tracy’nin Uçuş Planı(5) isimli kitabı elime geçti. Kitapta yer alan; kariyer planlaması, hedef belirlenmesi, hedefe yönelik alt hedeflerin tespit edilip uygulamaya geçilmesi ve her zaman bir ikinci planın mutlaka olması yönündeki yaklaşımlar, yazımda da belirttiğim görüşlerle örtüşmektedir. Yazımı her ne kadar kitabı okumadan önce yazmış olsam da; etik açıdan daha doğru olacağı için bu kitabı kaynaklar kısmına eklemeyi uygun buldum.

Kaynak:

(1): Eğitmen Tamer Yakut, Dale Carnegie İş Odaklı Koçluk ve Mentorluk Eğitimi.

(2,3): Uçuş Harekat Uzmanı, Seviye 5 Ulusal Meslek Standartı, Meslek Yüksek Kurulu.

(4): http://www.slideshare.net/koclukplatformu/kpdkoclukalgisiraporu2014?ref=)

(5): Uçuş Planı, Brian Tracy, Çeviri: Seda Çıngay, 2008, Arıtan Yayınevi, İstanbul.


3 Yorum

Koçluk Nedir? Ne İşe Yarar?

Koçlukla ilk tanıştığım 2008 yılının başlarında, bir yıl aradan sonra yeniden işe dönmüş, yeni bir şirkete, yeni iş arkadaşlarına, yeni bir yöneticiye alışmaya çalışırken bulmuştum kendimi. Otuzlu yaşlarımın başındaydım. Hayatı sorgulayan, özel hayatımda ve iş hayatımda dengeyi sağlamaya çalıştığım, etrafımda olan bitenleri anlamaya çalışırken hiçbir şeyi yönetemediğimi düşündüğüm bir dönemdeydim. İçinde bulunduğum durumu nasıl yönetebilirim, evde ve işte; ilişkilerimi, iletişimimi nasıl istediğim hale getirebilirim, yaşamda hedefim ne diye düşünüp durduğum bir anda şirket içinde yöneticilerle “koçluk” görüşmeleri yapıldığını duydum. İlk kez duyduğum bu kelimenin ne olduğu, ne işe yaradığı, nasıl yapıldığı konusunda bende merak uyandı. Şirketimiz yöneticilerinden birinin aynı zamanda koç olduğunu duyduğumda soluğu odasında aldığımı hatırlıyorum. Kendisine koçluk nedir diye sorduğumda biz aslında koçluk görüşmesi yapmaya başlamıştık bile… Onunla konuştuğum bir buçuk saatin sonunda bana dağ gibi görünenlerin düşündüğüm kadar büyük olmadığını fark ettiğimi bugün gibi hatırlıyorum. Engellerin aşılamaz olduğunu düşünen ben görüşme sonunda bunlara çözüm düşünür hale gelmiştim. Karşımdaki kişi, sorun olarak masaya yatırdığım konularla ilgili sorular sordukça, her biri ile ilgili neler yapabileceğimi düşünmeye ve hatta neler yapabileceğimi söylemeye başlamıştım. Bu böyle birkaç ay sürdü. Her hafta sabah mesai saatinden bir saat önce buluştuk ve konuştuk. Daha doğrusu o sordu ben anlattım. Anlattıkça çözümlerin bende olduğunu fark ediyordum. Ayrıca bulduğum çözümleri uygulamak hayatımı kolaylaştırıyordu. Çevremde benim dışımdaki herkes, her şey aynıydı ama değişen bendim. Değiştirmek istediğim konularla ilgili adım attıkça ve olumlu sonuçlar aldıkça mutlu oldum, motivasyonum ve kendime güvenim arttı. Koçluk işe yaramıştı…

Koçluk nedir, ne işe yarar ve neden işe yarar?

Koçluk, kişinin geliştirmek veya değiştirmek istediği tutum, davranış, fiziksel çevre, kariyer gibi yaşamının tüm alanlarında, mevcut durumdan olmasını istediği duruma gitmeye karar verdiği andan itibaren başlar. Koçluk; kişiyi hedefine taşıyacak güçlü yanlarını görebilmesine, hedefine giden yolda aşması gereken engelleri fark etmesine, engellerin nasıl aşılacağına dair çözüm yollarını bulmasına, çözümlerle ilgili aksiyon alabilmesine yardımcı olan bir süreçtir. Koçluğu bir süreç olarak görüyorum çünkü her süreç gibi o da adımlardan oluşur. Her bir adım bireyi hedefe taşımada önemli birer role sahiptir.

Koçluk nedir sorusundan sonra en çok karşılaştığım ikinci soru genelde koçluğun ne işe yaradığıdır. Bununla ilgili -daha sonraki bir yazımda detaylı olarak değineceğim- Marshall Goldsmith ‘in İş Dünyasında Zirveye Giden Yol Başarılı Olmak için Değiştirmeniz Gereken 20 Alışkanlık kitabında okuduğum bir bölümden yola çıkmayı tercih ediyorum. Kitabın başlarında Marshall Goldsmith bize şunu söyler; “Yapmamız gereken şeyi bildiğimiz halde yanlış olanı yaparız.”

Marshall Goldsmith bu durumu şöyle bir örnekle anlatır. Eşinizle restorana yemeğe gitmeye karar verirsiniz ama gidilecek restoran konusunda eşinizle anlaşmazlık yaşarsınız. Gidilecek restoranın orası olmaması konusunda ısrarcı tutumunuza rağmen eşiniz oraya gitmek istemektedir ve siz de bu öneriyi çaresiz kabul edersiniz. Endişelerinizde haklı olduğunuz daha ilk dakikada ortaya çıkar; restorana girer girmez rezervasyonunuzun yapılmadığını görür ve yarım saat beklemek zorunda kalırsınız, yemekler kötü ve servis yavaştır. Böyle bir durumda iki seçeneğiniz vardır: ilk seçenek; “restoranı eleştirmek ve yanınızdaki kişinin ne kadar yanlış bir karar almış olduğunu, sizi dinlemiş olsaydı böyle bir fiyaskoyla karşı karşıya kalmayacağınızı mağrurca ifade etmek”, ikinci seçenek;” şikayet etmemek ve yemeğe devam etmek, ilk seçeneği kafanızdan atmak ve gecenin tadını çıkarmak.” Marshall Goldsmith bu iki seçeneği yıllardır danışanlarına sunmuş. Herkes yapması gereken şeyin ikinci seçenek olduğu konusunda hemfikir olmasına rağmen büyük çoğunluğu ilk seçeneği tercih ettiklerini söylemişler. Hâlbuki kısa bir süre düşünsek eşimizle olan ilişkimizin, “nerede yemek yeneceği konusunda bir tartışmaya girmekten ve böyle bir tartışmadan galip çıkmaktan daha önemli olduğu sonucuna ulaşırız”. Burada kazanma duygusu ikinci seçenekte sunulan şekilde davranmamızı engeller.

Yapmamız gereken şeyi bildiğimiz halde yanlış olanı yaparız.”                                                                        Marshall Goldsmith

Doğru davranışın ne olduğunu bildiğimiz halde neden yapmadığımızı anlamamızı sağlayacak, sergilemeyi istediğimiz davranışı uygulamamızda bize yardımcı olacak işe yarayan bir yol var: Koçluk.

Konfüçyüs der ki;

“Duyduğum şeyleri unuturum. Okuduğum şeyleri hatırlarım. Yaptığım şeyleri kavrarım.”

Hayatımız boyunca bizi anlatılanların kaçını hatırlıyoruz? Okuduklarımızın kaç tanesi hemen aklımıza geliyor? Yaşamın “kendimizle ilgili değişim ve gelişim” gerektirdiğini düşündüğümüz tüm alanlarında, bizzat uygulayarak öğrenmemizi sağlayan koçluk; beceri ve davranışların birer tutum ve alışkanlık haline gelmesinde işe yarayan, kişiyi içine dâhil eden bir süreçtir. Konfüçyüs’ün yukarıda yer verdiğim bu sözüyle, koçluğun ne olduğu, ne işe yaradığı ve neden işe yaradığının öğrenilmesi ve kavranması için sizleri de koçlukla tanışmaya davet ediyorum…

Kaynaklar:

İş Dünyasında Zirveye Giden Yol “Başarılı Olmak için Değiştirmeniz Gereken 20 Alışkanlık”, Marshall Goldsmith, MediaCat.

Dale Carnegie Training, İş Odaklı Koçluk ve Mentorluk Programı.