DENİZ GÜRE EMEK BLOG

İş Odaklı Koç, Mimar


2 Yorum

Seçimlerimizin Gücü Adına: Güç Bizde Artık

öfke

Dinamik, cisimlerin çeşitli kuvvetler altında hareketlerindeki değişiklikleri inceleyen bilim dalıdır. Bu alandaki çalışmalar Isaac Newton tarafından yapılmış ve sonuçlar üç temel yasa ile ifade edilmiştir. Bunlardan üçüncü yasa, “Bir cisme, bir kuvvet etki ediyorsa; cisimden kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur.”(1) demektedir.

Bir süredir, Newton’un bu fizik yasasını birey-birey, birey-toplum, birey-kurum ve bireyin kendiyle olan ilişkisi açısından düşünüp değerlendirmeye ve kendimce bazı çıktılar elde etmeye çalışıyorum. Birey olarak her gün diğer insanlarla, sosyal çevremizle, kurumumuzla ve tabi kendimizle hep bir iletişim ve etkileşim halindeyiz. Yani bu şu demek; her an, birinden olmasa bile bir diğerinden gelen bir etki söz konusu. Peki, kendimizle olan iletişimimizden gelen etkiler de dâhil olmak üzere, bu etkilere verdiğimiz tepkilerin ne kadarını bilinçli bir şekilde seçiyoruz yoksa verdiğimiz her tepkiyi  “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır.” diyen bu fizik yasasının ardına sığınarak mı veriyoruz?

Yolda bozulan araca trafiği tıkadığı için verdiğimiz tepki, aynı fikirde olmadığımız durumlarda karşımızdaki kişiye verdiğimiz tepki, rezervasyon yaptırdığımız halde bizi bekleten resepsiyon görevlisine, siparişi geç aldığı veya kahveyi biraz geç getirdiği için garsona verdiğimiz tepki…

İş yerinde duygusal depomuzun boşalmasıyla evde aile fertlerine verilen tepkiler…

Genellikle hepimizin verdiği, artık neredeyse sıradanlaşan yukarıda sıraladığım tepkilerin yanında, yaşamımıza etkisi çok daha fazla olan ve gideceğimiz yönü değiştiren tepkiler de verdiğimiz oluyor.

Yıllar önce, uzun süre çalıştığım bir firmada, bölümdeki en kıdemli kişi olarak üst yöneticime gidip terfi talebinde bulunmuştum. O da beni, bu talebimi iletmek üzere bir üstüne yönlendirmişti. Üst düzey yöneticiyle yaptığım görüşme, yöneticinin benim kariyerimi düşünmekten daha önemli işleri olduğunu söylemesiyle son bulmuştu. Beklemediğim bu davranış beni son derece üzmüş ve bende yarattığı etkiye verdiğim tepki, istifa ederek o kurumdan ayrılmak olmuştu. Ben ayrıldıktan bir süre sonra o üst düzey yöneticinin, çalışmalarında başarısız bulunarak işten çıkarılmış olduğunu öğrendiğimde, o istifa ettiğim ana geri dönmüştüm.  “O gün, o görüşmenin sonucunda elde etmeyi beklediğim, benim için önemli olan şey neydi ve verdiğim karar neye hizmet ediyordu? Bugün bana söylenen o cümle karşısında yine aynı tepkiyi verir ve istifa eder miydim yoksa o kurumda kalarak, kendi etki alanımı genişletebileceğim başka seçimler mi yapardım?”, diye sorular sorarken buldum kendimi.

Peki ya siz tepkilerinizi nasıl verdiğinizi hiç düşündünüz mü? Ya da verdiğiniz tepkileri değerlendirdiğinizde “aynı tepkiyi şimdi olsam vermem” dediğiniz oluyor mu?

Gelen her etkiye vereceğimiz tek bir tepki mi var? Peki ya diğer seçenekler, bunların farkında mıyız?

Tepkinizin sonunda “şimdi olsa böyle davranmazdım” dediğiniz anlar çoğunluktaysa birebir alıntı yaparak kullandığım bu cümlelere dikkat etmenizi tavsiye ederim; “Etki ile tepki arasında bir boşluk vardır. O boşlukta tepkimizi seçme özgürlüğü ve gücümüz yatar. O seçimlerde ise gelişimimiz ve mutluluğumuz yatar.(2)

İşte bu yazının ana fikri olan, alıntı yaptığım bu cümleler açıkça bize; başımıza ne gelirse gelsin tepkilerimizi seçme özgürlüğümüz olduğunu söylüyor. Bununla birlikte, tepkilerimizi seçtiğimizde bunun bize sağlayacağı faydayı da ortaya koyuyor. Nedir o fayda; mutluluk.

Newton’unun fizik yasasını iletişim süreçleri açısından ele alırsak; bize etki eden her şeye aynı şiddette ve zıt yönde verdiğimiz tepki, bize ve tepki verdiğimiz karşı tarafa, nasıl bir gelişim alanı yaratıyor? Bize etki eden her duruma veya kişiye aynı oranda tepki vermek, sonrasında bize ne hissettiriyor? Bu iki sorunun cevabı da yine yukarıda alıntı yaptığım cümlelerde gizli.

tepki-1

Yaşamda her an, bizi etkileyen bir sürü olay ve davranış oluyor ve biz çoğu zaman bunlara olan tepkimizi, diğer seçeneklere göz atmadan veriyoruz. Genellikle duyarsınız; “kan beynime çıktı kendimi tutamadım”, ” ne yapayım ben böyleyim en son söyleyeceğim şeyi en başta söylüyorum”, “tüh keşke öyle demeseydim”, “bak görüyor musun haklıyken haksız duruma düştüm”, “ah şu çenemi tutabilseydim”…  Bu sözleri arttırmak mümkün. Bazen etki ile tepki arasındaki bahsedilen bu boşluk saniyeden bile az bir boşluk olabiliyor. Böyle durumlarda bile tepkimizi seçme özgürlüğümüz olduğunu bilerek davranmak insana kendi gücünü görme fırsatı sunuyor.

Yaptığım koçluk seanslarında, kişilerin yaşamlarının farklı alanlarında, bu güne kadar vermiş oldukları tepkileri ve sonuçlarını dinledikten sonra; “bugün imkânınız olsa, sonucu değiştirecek tepkiniz ne olurdu” veya “hangi tepkiyi vermiş olsaydınız sonuca etkisi bugün olduğundan farklı olurdu” diye sorduğumda verdikleri cevaplar tam tersi davranış veya sözler oluyor desem şaşırmazsınız değil mi?

Etki-tepki yasasına uygun davrandığımızda olabilecek her türlü zarar önce kendi kişisel bütünlüğümüze verdiğimiz bir zarar oluyor. Neden mi? Çünkü; her türlü seçimlerimizin temelinde sahip olduğumuz değerlerimiz  yer alıyor. O yüzden de, karşıdan gelen her etkiye düşünmeden verilen tepkinin altında, sahip olduğumuz değerlere karşılık gelen bir değer olmadığı için, verdiğimiz tepki sonrasında kendimizi pişman veya mutsuz hissediyoruz. Bana göre keskin sirkenin küpüne zarar vermesi de, öfkeyle kalkanın zararla oturması da bu yüzden.

Yaşam boyu kendi gücünüzü görebildiğiniz, sizi geliştiren ve mutlu eden seçimleriniz olmasını dilerim.

(1): https://tr.wikipedia.org/wiki/Dinamik_(fizik)#Dinamik_prensipleri

(2): Stephan R. Covey, 8’inci Alışkanlık, Bütünlüğe Doğru, Sistem Yayıncılık, 2013.

Reklamlar


1 Yorum

Sevgili X Kuşağı Mesajınız Var

mesaj-1

“Tüm iş hayatım boyunca benden istenenleri sorgulamadan kabul ettiğimden olsa gerek; hayattan ne istediğini bilmek kendimden beklediğim en son şeymiş gibi geliyor şimdi. Ama bugün, kendimi parçası hissetmediğim bir işte çalışıyorum ve neyi niçin yaptığımı sorup duruyorum kendi kendime.”

Bu sözler, uzun yıllardır özel sektörde ara kademe yönetici olarak çalışan bir arkadaşıma ait. Kendisi de bir yönetici olmasına rağmen bağlı olduğu yöneticisinin otoriter ve hiyerarşiye önem veren tutumları yüzünden neredeyse işinden ayrılmak üzere. Arkadaşımı dinlerken aklıma, 24 Ekim’de Bahçeşehir Üniversitesi’ nde katıldığım “Genç Profesyoneller’ den İş Dünyası ve Hayata İlişkin Vizyon Konferansı”nda (1) dinlediğim sunumlar geldi. Dördüncü Boyut Akademi’ nin kurucusu Çağlar Çabuk’un kurumsal sosyal sorumluluk projesi olarak hayata geçirdiği ve kurulduğu günden konferansın düzenlendiği güne kadar  geçen bir yıl boyunca, tüm sorumluluğun, yaşları 20 ila 30 arasındaki Genç Profesyoneller’de olduğu bu projenin kapsamında düzenlenen konferansta o gün biz X’ ler Y kuşağını dinledik. Bu konferansı, yapılan diğer Y kuşağı konferanslarından ayıran en önemli özelliği Y’ leri bugüne kadar hep X’ lerin ağzından dinlemiş olmamızdı. Bu kez Y’ lere kendilerini, kendi ağızlarından anlatma fırsatı verilmiş olması bana göre bu konferansın en ilgi çekici yanlarından biriydi.

Arkadaşımın anlattıklarının neden bana bu konferansı hatırlattığına gelince…

Arkadaşım, gösterdiği tutumlar bakımından tam bir X kuşağı temsilcisi; fazla mükemmeliyetçi, hata yapmaması gerektiğini düşünen, düşüncelerini açıkça söylemekten çekinen, kendisine verilen görevleri sorgulamadan emir konuta zinciri içinde yerine getirmeye çalışan biri. Bütün X’ler böyle mi dediğinizi duyar gibi oluyorum. Elbette değil. Konferansta kendini anlatan kuşak Y, arkadaşım da X olunca ister istemez karşılaştırmalı bu durum ortaya çıktı. Yazdıklarımı okumaya devam ederseniz pek de haksız olmadığımı düşüneceğinizi sanıyorum.

Konferansta Y kuşağının iş hayatı ile ilgili; esnek çalışma saatleri, yaratıcılığa teşvik eden ofis ortamları, evden çalışma gibi fiziksel koşulların değişmesi yönündeki isteklerinin yanında; kurumların çalışanlarıyla olan ilişkileri ve yöneticilerin kazanması gereken yeni yetkinlikler en çok ilgimi çeken konulardı. Aslında ortaya konan istekler yukarıda arkadaşımın yakındığı konulardan farksızdı. Tek farkı Y kuşağının bunları dile getirebiliyor olmasıydı.

Uzun yıllardır, profesyonel hayatta olan biri olarak, deneyimlerim bana gösteriyor ki; bireylerin çalıştıkları kurumlarla uyumlanamamasının en önemli nedenlerinden biri kötü yöneticileri. Konferansta dinlediğim sunumlar da bu düşüncemi destekler nitelikteydi. Özellikle sunumlardan birinde “Yöneticilik modelinden koçluk modeline geçilmeli” ifadesi yeni neslin yöneticilerden beklentisini açıkça ortaya koyan bir ifadeydi.

Peki, o gün Genç Profesyoneller neler dediler?

Sürecin parçası olmak, neyi niçin yaptığımızı bilmek istiyoruz.”

Y kuşağı Genç Profesyoneller, kendilerini yaptıkları işin bir parçası olarak görmek istiyorlar. “Ben sürecin neresindeyim, yaptığım işin iş sonuçlarına katkısı ne, niçin yapıyorum?” yaklaşımının hem kişisel hem kurumsal başarının sürdürülebilirliği açısından önemli olduğunu savunuyorlar. Bu konuda, koçluk yetkinliklerine sahip yöneticiden bekledikleri ise; kendilerini dinlemesi, fikirlerini söylemeleri için onları cesaretlendirmesi.

Yapıcı geri bildirim almak istiyoruz.”

Y kuşağı geri bildirim almaya çok açık. Bana göre, bunun altında yatan temel neden; kişisel gelişime ve sürekli öğrenmeye açık olmaları. “Bize geri bildirim verin” diyorlar açık açık. Doğru geri bildirim vermek son derece önemli bir koçluk yetkinliğidir. Y kuşağının bu konuda yöneticisinden beklentisi; sahip oldukları güçlü yönlerine ve kişisel özelliklerine takdirde bulunulması olarak karşımıza çıkıyor. Tabi bu onlara yetmiyor. Yöneticinin aynı zamanda gelişim alanlarıyla ilgili de kendilerine “bunu yaptığımda şu faydayı sağlarım” dedirtmesi yani elde edilecek faydayı bulmalarına koçluk ediyor olması gerekiyor. Faydayı ortaya koymak; gelişim göstermeleri gereken alanlarla ilgili ikna edilebilmeleri, bu konuda istekli ve motive olmaları açısından önemli. Yani bunun altında da yine hep “niçin” sorusu yatıyor.

Gelişimimize katkı sağlanmasını istiyoruz.”

Bir başka üzerinde durulan konu ise; çalışanların mevcut durumlarını ortaya koyan ama gelişim alanlarına pek katkısı olmadıklarını düşündükleri performans değerlendirme yaklaşımlarının değişmesi gerektiğiydi. Şirketlerde performans değerlendirmelerinin, sadece 360 derece değerlendirme yöntemlerinin bir sonucu olarak ele alınmasından memnun değiller. Bu aslında geri bildirim almaya açık olduğunu söyleyen Y kuşağının bir çelişkisi olarak gelebilir ama ben bunu şöyle okuyorum; kişisel gelişimimiz için geri bildirime evet ama neden performans gösteremediğimizi bir de bize sorun…Koçluk sürecinde, koç; kişinin kendini nasıl gördüğünü anlamasına yardımcı olurken, mevcut durumunu tüm ayrıntılarıyla önce kendisinin görmesini sağlamaya çalışır. Bu süreçte, onların da yöneticilerinden beklediği bu aslında; “siz bizi öyle görüyorsunuz ama bizi bir de bizden dinleseniz” diyorlar ve ekliyorlar; “performans gösteremediğimiz durumlarda önümüzdeki engellerin ne olduğunu fark etmemize ve bunları nasıl aşacağımızı bulmamıza koçluk yapın.”

Özetlemek gerekirse; Y kuşağı dediğimiz bu Genç Profesyoneller, düşüncelerine değer veren, kendilerini sürece dâhil eden, doğru geri bildirimlerle gelişimlerine katkıda bulunan, performanslarının önündeki engelleri fark etmelerini sağlayan ve kendilerini aksiyona geçiren, yani; koçluk yetkinlikleri sergileyen yöneticilerle çalışmak istiyorlar. Ben o gün konferansta satır aralarından kendi adıma bu mesajları aldım. Peki ya siz?

(1): 24 Ekim 2015 tarihinde Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleşen “Genç Profesyoneller’den İş Dünyası ve Hayata İlişkin Vizyon Konferansı”nda yer alan tüm sunumlara http://4bgencprofesyoneller.net/konferans.htm internet adresinden ulaşabilirsiniz.